Perşembe, Aralık 27, 2007

BAYRAM BİTTİ SIRA YILBAŞINDA

Bayram harala gürele geçti. İnsan hedefler koyuyor öyle yaşıyor şu tarihte şu olacak bu tarihte bu olacak diye sonra bakıveriyor ki zaman geçmiş gitmiş. Belki de böyle yaptığımız için çabucak geçiriyoruz zamanı. Bayram gelsin istiyoruz biran önce. Geçip gidince de aaa ne çabuk geçti diye hayıflanıyoruz.

Benim ki de o hesap bayram bayram dedim. Bir hafta geçti Ankara'ya gidişimin üzerinden. Şimdi de yılbaşı yılbaşı diyorum. Şimdilikte gelsin diye beklediğim bir şey kalmıyor diye düşünürken aklıma geldi Ocak sonu Ankara'ya gideceğim yeni hedefim bu.

Bu aralar gene biraz depresif moddayım. İşimden hiç memnun değilim. Ama değiştirmek için bir çabam yok. Değiştirebileceğime inancım ise hiç yok. Ankara'ya dönme fikri beni strese sokuyor. Ne istediğimi ne yaşayacağımı hiç bilmiyorum. Hayatı her zamanki gibi akışına bıraktım. Beni nereye sürüklerse oraya doğru gidiyorum bakalım.

Bayram'da iki günlüğüne Dipsiz Göle gittik. Ankara'dan Kastamonu'ya giderken Tosya'ya gelmeden önce jandarma karakolunun karşından sola doğru dönülerek gidiliyor. Önce bir köyden geçiliyor ismini unuttum ama çok güzel evleri var eski tip tam Kastamonu evleri gibi. Eskiden mimari ne kadar güzelmiş hiçbir şey için eskiye bakıp örnek almıyoruz şimdinin iğrenç yapılaşmalarını gördükçe insanın içi acıyor. Köyü geçip biraz tırmanmak gerekiyor. Biraz ilerleyince karla karşılaşıyorsunuz. Zincirsiz gitmemek lazım. Biz şapşal gibi öyle elimizi kolumuzu sallayarak gittik. Cebimizde 20 ytl ile. Kredi kartı da geçmiyor bu arada :) Bir kaç başarısız tırmanma çalışmasından sonra köye geri döndük bakkala uğradık yukarı çıkamadık diye. İsmail sağolsun aradı bizi 4 çeker bi jiple gelip aldılar. Bakkal İsmail'in ailesi tipik misafirperver türk ailesiydi o kadar tatlılardı ki anlatamam. Bizi içeri aldılar ısrarlarına başarıyla karşılık verdik ve yemek hazırlatmadık. Çay içtik üzüm yedik onun yerine. İşin açıkçası bence kışın gitmek için pek keyifli bi yer değil. Evet manzara güzel her taraf kar ama çok soğukkkk. Odalar çok soğuk ve de bizim kaldığımız odada tuvalet banyo ortaktı ve çok soğuklardı. Banyo yapamadık tabii ki . Tuvalet ise tam bir işkenceydi dona dona :) Baharda börtü böcekler ortaya çıkmadan tekrar gitmeye karar verdik.

Yarın kursun kostümlü partisi var. Ben de kostüm yok ama gideceğim gene de :)

Şimdilik havadisler bu kadar. Dipsiz göl fotolarını daha yükleyemedim yükledikten sonra buraya ekleyeceğim.

Çarşamba, Aralık 19, 2007

HOŞGELDİN BAYRAM

Çınarcığım bıktı beni dürtüklemekten. Dün yazmaya başladım sonra iş güç çıktı bıraktım yazıyı. Bıraktığım yazıya devam edesim gelmiyor çünkü çok ayrıntıya girmiş oluyorum.

Şimdi çok az vaktim var birazdan Ankara'ya doğru yola çıkacağım. Bir iki şey çiziktireyim istedim. Bu bayramım gelişi çok güzel şeyleri de beraberinde getirdi. Kasım biraz kasvetli geçti bir çok ölüm haberi üzdü beni ama aynı zamanda Kasım çok da mutlu olmamı sağladı. Umarım bu mutluluk herdaim olur.

Bir bayram daha gelirken ki prensip olarak kurban bayramına pek sıcak gözle bakmıyorum. İnanışlara saygım var ama onca büyükbaş hayvana da üzülmüyor değilim. Neyse gelelim bayramın iyi taraflarına :) Bayram sevenlerin kavuşma, küslerin barışma, büyüklerin küçükleri görme ya da sesini duyma vesilesi olduğu için çok önemli günlerden bence. Onun için hergün bayram olsa keşke.

Çok öpüyorum herkesi. Nice mutlu bayramlara. En iyi deliklerim sizinle ve her şey gönlünüzce olsun.

Cuma, Aralık 14, 2007

HAYATIN ÖNCELİKLERİ

İyiden iyice kış bastırdı. Bu hafta özellikle şirkette içim ısınmadı. Sabahtan saat 14.00'e kadar ayaklarım buz gibi olarak iç titremesi yaşadım durdum. Nedendir bilinmez. Farkettim ki üşümek bende asabiyet yapıyor. Bardağın boş tarafı gözüme çarpıyor. Çoğu şey gözüme batıyor ve daha alıngan oluyorum.



Hayat tembelliğine devam ediyorum. Bir şeye odaklanıp. Diğer şeyleri sallıyor, unutuyor ya da erteliyorum. Bu huyumu hiç ama hiç sevmiyorum. Teyzem 20 gündür İstanbul'da ben bir türlü görmeye gidemedim. Kendimi biraz zorlayıp görmeye gidebilirdim belki ama önceliklerimi ayarlamakta zorlanıyorum hep. Yarın Aycan'ı da yanımda sürükleyip, teyzemi ve en önemlisi Emel Abla'yı görmek istiyorum. Emel Abla kuzenimin eşi ve yıllardır MS hastası. 4 gün önce tekrar atak geçirmiş. Görme yetisi iyice gitmiş. Hayat çok adaletsiz. Her an hepimizin başına gelebilecek milyonlarca çaresi olmayan hastalıktan bir tanesi MS.

MS ( Multipl Skleroz ) :
Beyin ve Omuriliğin ( Merkezi Sinir Sisteminin ) bir hastalığıdır. MS beyinin görme, konuşma, yürüme gibi Fonksiyonlar üzerindeki kontrol kabiliyetini bozar.
“ Multipl ” denilmesinin nedeni : - Beynin ve omuriliğin bir çok farklı alanı etkilenir. - Belirtiler hafif ya da ağır olabilir. Aniden ortaya çıkabilir, ya da kaybolabilir.
“Skleroz” denmesinin nedeni :
Hastalık beyin ve omuriliğin hasarlı alanlarında sklerozan plaklar, yani sertleşmiş dokular oluşturur.


Bizim de hayatımıza Emel Abla ile beraber giren bir hastalık. Sonra o kadar çok duydum ki sandığımızdan daha uzak değil.

Hayatı olduğu gibi kabullenip. Hiçbir şeyi olduğundan daha fazla dert etmeden. Güzellikleri görerek, sevdiklerimizi daha çok kucaklayarak, ufacık sorunların dağ boyutuna getirmeden yaşamayı diliyorum hem kendime hem de herkese. Ne yazık ki bu kelimere dökmek kadar kolay değil.

Biraz iç sıkıcı oldum ama bu seferlik böyle.

Çarşamba, Aralık 12, 2007

HAYALİMDEKİ MESLEK

Bir sobe daha çınarcımdam. Ben tembellik edip takip de geç kalınca böyle birikmiş her şey tabii :)

Hayalimdeki meslek nedir?

Hayalimdeki meslekler diyelim biz şu işe.

1. cisi pilot olmayi çok isterdim. Ama yolcu uçağı değil pırpır uçaklardan. 5-6 kişilik yolcu taşıyanlardan. Afrika'da yolcu taşırdım oraya buraya biraz da tehlike olurdu işin içinde.

2.cisi aynı çınarcım gibi sahilde bir yer. Kafe demeyeceğim ama benim barım olsun ser de alkoliklik var ya. Sıcak takip diye bir dizi vardı dedektiflik dizisi. Dedektif Nick ve partnerı hep sahilde bi bara giderlerdi. İşte öyle bir barım olsun pek severdim.

3.cüsü de organizatör olmak isterdim. Konserler ve festivaller düzenleyenlerden ama :)


Daha sıksam bulurum bir şeyler ama bu kadar kafi olur heralde.

Salı, Aralık 11, 2007

SOBE MOBE

Çınarcım beni sobelemiş, The Lost Room'daki nesnelerden hangisini seçerdim ve de neden diye sormuş.



The Lost Room'u seyretmedim ama çınarcım sayesinde pek bi heveslendim seyretmek için. Ben oradaki nesnelerden anahtarı sevdim. Her kapıyı açıyor sonra otele girip kapıyı nereye açarsanız aklınızdan neresi geçiyorsa oraya gidiyorsun filan. Hoşuma gitti her kapıyı açma ve kafamdan düşündüğüm yere gitme fikri.



O kadar çok yer geçiyor ki aklımdan bir orada bib burada bulurdum kendimi sanırım. Hayatta öyle nesneler olsa ne güzel olurdu. Bir takım işlevleri olan, hayatı bize kolaylaştıran.

Oldum olası gerçeküstü filmlere, dizilere kitaplara bayılırım. Bu diziyi ben de edineceğim çınarcım ya. Ama bittiğinde sorularımıza cevap bulamıyorsak pek fena. Seninle tartışırız artık. Bence şu şöyle bu böyle diye :)

Perşembe, Kasım 29, 2007

HAYAT BEKLENMEDİK

Çınarcım dürtüklemese beni, kıpırdanacağım yok. Kış iyice bastırdı bir rehavet çöktü. Aslında yaşam dolu dizgin devam ediyor. En son Pelin'i yolculamıştım sonrası öyle fırtınalı geçti ki burada bahsetsem mi bahsetmesem mi emin değilim. Ama diyeceğim şu ki hayat çok beklenmedik çoğu zaman.

Salıdan beri abim bende iş için gelmiş. Cumartesi Ankara'ya gidip pazar dönecekti. Dün bana istersen milli bilete bak sende gel dedi. Hayatta başka bir şey istesem olurmuş sanırım çünkü bu hafta sonu Ankara'ya o kadar çok gitmek istiyordum ki. Eeee sen zaten geçtiğimiz hafta gidecektin derseniz. Hayır efendim geçen hafta gidemedim. Her şey o gidemeyişimle ilgili zaten. Pek gizemli oldu neyse varsın öyle kalsın.

Az daha abimin milli biletleriyle babam ve ben Amsterdam'a gidiyorduk Gerçi ben popomu kaldırabilmiş değilim. Ne pasaportum var ne de vizem. Bayrama yer bile ayırttım ama ayırtırken de gidemeyeceğimizi bilerek yaptım. Maksat torba dolsun. Alelacele bir vesikalık çektirdim neyseki onu çektirdim o halloldu. Ama pasaport çıkarttırmaya gitmedim. Gerçekten sonum hayrolsun. Hayatı öylesine koyvermiş yaşıyorum ki . Tesadüfen ilerliyor her şey. Hani yolda yürürken çukurlara ezkaza düşmüyorum gibi bir durum.

Abim Uğur için bir hediye alalım diye düşünürken annem Tema'nın meşe palamudu hikayesini söyledi. Ben de buldum gönderdim sonra abim tamam şu kadar şu kadar al dedi. Ben öylesine salladım ki durumu o aldım biliyor ama ben daha hiçbir şey yapmamışım. Sertifikamız geldi mi diye soruyor ben yok diyorum. Neyse salı abimin geleceğini öğrenince tutuştu bir taraflarım. Cumartesi internetten hallettim. Dün geldi sertifika ama bu sefer de abimin adını yazdırmayı unutmuşum. Pek fena oldu durum üstüne üstlük eve götürmeyi de unuttuğumdan göremedi. Bugün karşıya Uğur'u görmeye gidecekti. Niye böyle savruğum bilmiyorum.

Daha sayabileceğim bir sürü şey var böyle. Çocuk gibi yaşıyorum. Birileri şunu yap bunu unutma diyor.

Neyse gelelim Ankara ziyaretime herkese süpriz olacak. Çoğu kişiyi de göremeyeceğim belki. Ama çok heyecanlıyım. Çok mutluyum umarım bir aksilik olmaz.

Onun dışında pazartesinden beri salya sümük durumdayım. Şifayı kaptım sonunda bünye dayanamadı. Bugün de kursum var üşeniyorum gitmeye ama gitmeme gibi bir alternatif yok aklımda :) Yarın da kursun kaynaşma yemeği var sazlı sözlü. Ertesi gün Ankara yolculuğu olmasa çal çal oyna olurdum ama dur bakalım nasıl olacak.

İşte böyle çınarcım ya sen de olmasan nice olcak halim:))

Pazartesi, Kasım 19, 2007

UĞUR


Haraketli bir hafta sonunu daha geride bıraktım. Harakete cumadan başlayınca 2 günlük süreç insana 5 gün gibi geliyor. Ritim kursuma cuma günü gittim. Çıktığımda da arkadaşlarla buluşup Asmalımescit'e gittik. Gitmeseydik Pelin başımızın etini yerdi ya o ayrı konu:) Tek tek gittiğimiz mekanları saymayacağım ancak gecenin sonu saat 5 gibi Bambi'de yediğim kaşarlı dürümden bahsetmemek olmaz. Yemeyeceğim dedim ama yememek mümkün olmadı. Dönüşte sağolsun Orçun bizi eve bıraktı. Giderken arka koltukta sızıvermişim. Pelin ve Orçun'nun heyyy hadi nereden döneceğiz ciyaklamalarıyla uyandım pek komikti. Cumartesi de maç seyretme geyiğine bir yerlere gidildi. Oradan da Ankaralıların gittiği bar olarak bilinen Corridorr'a gittik. Neyse allahtan orası erken kapandığından çabuk kurtulduk. Sigara dumanına daha fazla dayanamazdım heralde. Ertesi gün de hep beraber yapılan Emek Kafe kahvaltısından sonra. Pelin'i havalimanına bıraktıktık Eray'da herkesi evlerine bıraktı ben de bizim bebişkoyu görmek için karşıya gittim. Bebişko sarılık geçirdiği ve hastaneden dönmediğimden önce Oben Ablalara gittim oradan bir arkadaşımla buluştum sonra o da sağolsun beni Burak Abilere bıraktı orada gördüm bizim kediyi. Minnoş bir şey ufacık. Ancak uyuduğu için agucuklarını göremedim :)




Gelelim şu an ki ruhsal durumuma. Çok alınganım ve kafam son derece karışık. Bazı kararları almak ya da neye göre, nasıl davranmak bilemiyorum. Kırmak kırılmak bu kadar dert edilecek şeyler olmasaydı da. Öyle dangul dungul yaşayabilseydim keşke. Regli öncesi sendromunu oldukça yoğun yaşıyorum bu aralar.
Fotoğraf küçük Uğur'un fotosu. Bahtı açık olsun diyorum. Üstüne de amin ve tü tü tü yü ekliyorum.

Cuma, Kasım 16, 2007

UYUŞMUŞUM :)

Bir haftanın sonu daha geldi. Hafta boyu neler yaptım nasıl geçti vakit derseniz. İstanbul yolları kazandı ben de kepçeydim diyebilirim.

Cumartesi Evren'nin yedisi vardı. O nedenle Kemerburgaz'a gittik. Saat 19.00'da olduğu için karanlığa kaldık bir de pis bir yağmur bastırdı. Giderken çok zorlandım. Yollar çok karanlık ve su çukurlarıyla doluydu. Nasıl gittim geldim bilmiyorum. Ertesi gün de karşıya gitmeye karar verdik. Hadi sahilden gidelim hem teyzemlere ikinci köprüden daha rahat gidiliyor diye düştük boğaz köprüsü yollarına. Yıldız Üniversitesi'ni geçmiştik ki babam nasıl geçicez köprüden dedi. Aaaaa dedim. Tamamıyla buradan nakit geçişin olmadığını aklımdan çıkarttığımdan kal geldi:) Neyse girişindeki binada satıldığını tahmin ettiğim için o kadar panik yapmadım. İşbankası'nın ve Ziraat'ın gişeleri vardı. Ziraat çok kalabalıktı ben de İşbankası gişesine gittim. Hesabımızın olması gerekiyormuş allahtan bir dönem açılmış ama kullanmadığım bir hesabım vardı. Kartı aldım geçmeye çalışırken kart okumadı mı! Uğraş uğraş yok. Adamın biri indi kartı okutmaya çalıştı. Arkamızda bin ton kuyruk oluştu tabii. En sonunda öyle geçip ileride durmak zorunda kaldım. İndim aldığım yere gittim. Kıza dedim bu okumadı. Baktı kartta bir problem yok dedi. Neyse içeri bir yere gittik. Kız müşterim benden kart aldı ama böyle böyle olmuş dedi. Adam da yasak geçişlere bakmaya başladı fotoğrafımız çekilmiş mi çekilmemiş mi diye. Çekilmiş ama adamın biri plakamızı kapatmış. Böyle bir durumda geçmeyin halledene kadar bekleyin orada dedi. Arkada bekleyenler katil olsun trafik altüst olsun diye. Neyse heralde ben okutamadım dedim. Yayan gittim herhangi bir otomobile sizin yerinize ben okutayım kartımı denemek istiyorum diye. Bir taksici denk geldi. Bana uzaylı gidi davranarak denedik kartı ama çalışmadı. Artık kaybedecek vakit olmadığı için uğraşamadım daha fazla, yürüdük gittik.

Çarşamba günü tekrar karşıya geçmek icap oldu. Üsküdar'a gideceğimiz için 2. köprü gene tercih ettiğim bi yol olmadığıdan yeni kart aldık maalesef. Bu seferkini Ziraat'tan aldık. Neyse bu sefer bir sıkıntı yaşamadan geçtik :) Şunu anladım ki ne yaparsanız yapın İstanbul'un trafiğini çözmek imkansız. Hani imkansız hiçbir şey yok derler ya ama bu gerçekten imkansız.

Annemler birazdan yola çıkacaklar. Belki de çıkmışlardır. Gece de Pelin gelecek. Bu arada aklıma geldi kuzenimin bebeği oldu bu hafta başı. Çirkin bir şey :))) Pazar onlara gideceğim. Annemler gördü ama ben göremedim. Sanırım biraz tembellik oldu iş çıkışı gitmeye çok üşendim. Pazar Pelin'i gönderdikten sonra geçeceğim artık.

Haftaya da Ankara'ya gideceğim bir aksilik olmaz ise bekleyenim çok :) Görebilecek miyim herkesi bilmiyorum:((

Bu aralar uyuşuğum. Harry Potter'ım bile yavaş yavaş gidiyor. Artık 7. kitaptayım ama yarısına bile gelemedim.

Hayat sanırım harala gürele böyle geçecek. Bir sonraki ay şöyle yapıcam böyle yapıcam daha sakin geçiricem diyorum ama gene ayın tas aynı hamam.

Çarşamba, Kasım 07, 2007

GÜNLÜK

Yaşam son hızıyla devam ediyor. Geride kalanlarla birlikte. İnsan gerçekten tuhaf bir varlık, bunca acılara dayanarak nasıl yaşayabilirdi yoksa.

Ne Dünya'da olanlardan ne de Türkiye'de olanlardan haberim var. Gazete okuyorum elbette ama didik didik değil. Takip ettiğim köşe yazalarlarını ve dikkat çeken haberleri sadece.
RTE tam olarak ne dedi, nasıl davrandı bir fikrim yok TV izlemedim anlayacağınız. Bütün kanalların evde mevcut olması da beni televizyonkolik yapmadı demek ki . İlk baştan olur gibi oldum ama... ı ıh olmadım.

Dün şöhret basamaklarını tırmanacaktım ama tırmanamadım benim konuşmam montajda gitmiş. Heralde çok komiktim. Yanımdakiler konuşurken çıkmışım. Oyuncu olmayıp kamera karşısına geçip doğallıkla oyunlarını oynayan, konuşan insanları takdir ediyorum. Benim için çok zor bir hadise. Gerçi hala sokaklarda yürürken keşefedilip ünlü olma hayallerim var ama olsun biraz çalışma ile atarız korkumuzu :))

Kış iyiden iyiye geldi galiba iki gündür pek soğuk İstanbul. Gelsin kara kış da akreplerden tamamen kurtulayım geçen hafta bir boy büyük yavru öldürdüm. Sabah antreye gelmiş nereden geldiyse artık. Pino beni statcounter diye bir şeye üye yapmıştı hani kim giriyor, nereden giriyor, kaç dakika kalıyor. O gösterdikten sonra hiç girmemiştim dün ve bugün baktım çok da bir şey anlamadım ya! insanlar anahtar kelimelerin azizliği yüzünden buraya düşüyor sanırım. Çoğu anahtar kelime de akrepti :)) Üzgünüm ben de bulamadım başetme yollarını :)

Her pazar Nike koşuları oluyormuş, Selo'yla gideceğiz. Haftada 4 gün spora gidiyorum gene de yeterli gelmiyor kendimi sağlıklı hissetmiyorum.



Cuma, Kasım 02, 2007

KELİMELERİN BİTTİĞİ GÜNLER

Nasıl başlayacağımı bilmiyorum başka bir gönderim vardı yazmaya başladığım onu tamamlar yayınlarım diye düşünüyordum ama bugün ne yazık ki ölümden bahsedeceğim bana hissettirdikleri, düşündürdükleriyle.


Beril Sitesi'nden çocukluk arkadaşımın kardeşi trafik kazası sonucu vefat etmiş. Selo sabah telefonla verdi haberi. Bu satırları yazarken bile o kadar inanılmaz geliyor ki ölümün ne kadar yakınımızda olduğu kapıyı çalmaya ne kadar hazır olduğunu beynim kabul etmiyor sanki.

Hayattaki en büyük korkunuz ne denecek olsa. Yakınımdakilerden birinin vefatı derim hiç düşünmeden.

Ölümü yok sayan insanlardanım. Hiç yokmuş gibi ölümsüzmüşüz gibi. Hayatın ne sevimsiz bir ayrıntısı halbuki. Hep duyduğumuz hep içimizde olan bir şey ama bir o kadar da uzak. Birilerinin öldüğünü duyduğumuzda üzülüyoruz üzülüyormuşuz gibi oluyoruz sonra o sıradan hayatımızın dayanılmaz olduğunu sandığımız sorunlarına geri dönüyoruz.

Yaşam devam ediyor geride kalanlar için niye çünkü yaşama adapte olmak zorundayız. Kaplan geyik yavurusunu öldürüp kendi yavrularını besliyor NİYE??? hayatını sürdürmek zorunda çünkü. Peki buna alışmak bunu kabullenmek üzülmemek elde mi....... Bilmem belki saçmalıyorum. Kafam karışık ve çok üzgünüm ben böyle bir acıya nasıl dayanırım, alışırım bilmiyorum.
İşte kelimeler bitti. Geriye koca bir boşluk kaldı.

Cuma, Ekim 26, 2007

GÜZEL GÜNLERE

Annemin süpriz yapıp salı günü geldiğinden bahsetmemiştim. Spor dönüşü baktım salonumun ışığı yanıyor haydaaa dedim hırsız mı girdi, noldu, napsam, ev sahibine çıkıp haber mi versem??? diye eve yaklaşırken baktım perdelerim benim perdeler değil o zaman çaktım köfteyi annem gelmiş. Aslında babam ile babaannem de geleceklerdi ama Zeyno ve sevgilisi bana gelecekleri için aman dedim siz gelmeyin. Çünkü genelde gelenler gidenler üst üste bindiği için bu sefer gönlüm bu duruma razı gelmedi ve önlemimi erkenden aldım. Annemi cumartesi ne yazık ki köye geri postalıyorum. 1 Kasım'da da prenses hazretleri Burçik Hanım'ı Amerika'ya yolculayacağımız için annemlere 2 Kasım gibi gelin dedim. Sanırım 1'inde yarım gün izin alıp prensesi gezdireceğim. Kursuma da cuma günü gideceğim ki akşam İstiklal'de Selo ve Zeyno ile buluşup bir yerlerde oturalım. Prenses arada okursa buraları görür kendisinden nasıl bahsettiğimi hehehe. Gerçi beğenmiyor yazış şeklimi konuşarak yazıyormuşum. Bu aralar Selo'yla ikisine kılım. Vıdı vıdı başımın etini yiyorlar.


Efendim dün televizyona çıkma adımını attık. Sanırım 6 Kasım Salı günü gece saat 24.00'te tv8'deyiz. Hatta mıyk mıyk konuştum bile:) Bilmiyorum nasıl çıktık. Evde tv8 çıkmadığı için o gün Çidom'lara gideceğim. Dün Oben Abla'ya bahsettim durumdan eminim herkese duyurmaya başlayacaksın seni biliyorsam duymayan kalmayacak dedi. Ben de bir haha koyverdim yok valla feysbuk'ta bahsetmeyeceğim dedim.

Neyse ben böyle geyik yapıp geyik yazayım ama sanmayın ki içim yanmıyor, kavrulmuyor. Elimde olsa her okuduğum yazıyı buraya yapıştırıyım. Reha Muhtar'ı sevmeyiz ama inanın o kadar güzel yazıyor ki . Adamı sokakta görsem öpüp boynuna sarılacağım. Vatan Gazetesi'nin (www.vatanim.com.tr) köşe yazarlarını takip edebilirsiniz. Bence çoğu dürüstçe doğruları aktarıyor. Kimi gazetelerin kim yazarları gibi 3 maymunu oynamıyor.

Bir haftanın sonu daha geldi. Umarım geçen hafta sonundaki acı haberler son olur.

Dünyamıza ve sevgili ülkemize acil barış, güzel günler neden bu kadar uzak görünmek zorunda :(


not: sayfama müzik nasıl ekleyebilir bilen varsa bana yardımcı olabilir mi?

Çarşamba, Ekim 24, 2007

İNANILMAZDAN ÖTE

Düşünceler kafama öylesine üşüşmüş durumdaki nereden başlayıp neyi yazacağımı bilemiyorum. Kaç gündür aynı duygular içindeyim. Geçiyorum bloğun karşısına bir şey yazamadan kapatıyorum. Okuduğum, izlediğim yeni şeylerle daha da dolmuş öfkeden patlayacak durumdayım.
Vatan'dan Yiğit Bulut'un yazısını buraya ekliyorum ben tıkanıp kalıyorum bu konuda. Ama bir noktayı daha es geçemeyeceğim. Türkiye Amerikan karşıtı ülkeler arasında ilk sıralardayken kukla iktidarımız Amerikasız hareket edemezken nasıl oluyor da bu kör, okumaktan, araştırmaktan düşünmekten aciz halkın çoğu AKP'yi destekler. İnanmak çok güç çıldırmamak içten değil.

YİĞİT BULUT

TÜRK HALKINA ÇAĞRI

Başbakan 16 şehit verdiğimiz bir önceki saldırı sonrası “Başkan Bush ile görüşeceğim, sonuç alacağımı umuyorum” açıklamasını yaptı...Şimdi ne diyecek; “yine çıkıp bekleyin Başkanla mı konuşayım” diyecek...Sevgili dostlar, İsrail’in iki askeri kaçırıldıktan sonra Lübnan topraklarında yaptığı operasyonu hatırlıyor musunuz ? Bu sabah aklıma şu soru geliyor; biz neden aynı şeyi yapamıyoruz? Denklemin bütününe soğukkanlı bir şekilde bakınca ‘neden yapamadığımız’ aslında çok açık; Türkiye, 1946 devalüasyon sürecinden bugüne Ortadoğu bölgesinde ABD politikaları harici tek bir adım dahi atamadı, atamıyor... Türkiye, 1980 sonrası teslim alınma sürecine giriyor, 1997-2007 arasında ise emperyal güçlerin, “ekonomik-siyasi-askeri-finansal” anlamda “her türlü” esiri oluyor...İşte esaretimizin gelişme süreci...- 1946 devalüasyonu ile Türkiye ekonomik olarak değişen dünya şartlarında ABD etkisine daha fazla girmeye başladı. SSCB’nin yayılmasını önleme amacında olan ABD Truman Doktrini çerçevesinde 1947 yılında Türkiye’ye 100 milyon dolar yardım kararı aldı. Gelişme içeride büyük tepki doğururken 1946 devalüasyon sürecinin de başbakanı olan Recep Peker yaptığı konuşmalarda Türkiye’nin kalkınmasını ABD’ye dayandırması gerektiğine dair mesajlar verdi... - Truman Doktrini’ni Marshall Planı takip etti. Haziran 1947’de Marshall Planı açıklandı ve planı kabul eden ülkeler program dahiline alındılar. Bu noktada bir yorum yapmamda yarar var; Türk kamuoyunda bu yardımın ABD’nin Türkiye’ye ne kadar önem verdiğini göstermek için bize özel şekilde yapıldığına dair yorumlar var, bunlar kesinlikle doğru değil. Bu plan dahilinde en az yardım alan ülkelerden biri Türkiye’dir. - Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye yapılan telkin, çok ilginçtir ki 1978 Dünya Bankası raporu ile büyük benzerlik gösteriyor; ikisinde de ‘Türkiye sanayi ülkesi olmamalı’ ifadesi açık ve net...- NATO olarak bildiğimiz yapının 1948 yılında temeli atılırken, Türk kamuoyundaki genel görüşün aksine, ABD, İngiltere ve Fransa, Türkiye’nin ‘dışarıda kalması’ fikrini savundular. Türkiye’ye Kuzey Atlantik temelli bir oluşum olduğu söylenirken İtalya ve Fransa’nın Afrika topraklarının da kapsama alanı içine alınması Türkiye’nin istenmediğini net olarak gösterdi. Türkiye NATO’ya ancak Kore Savaşı ve sonrasında artan SSCB tehdidi ile 1951 yılında dahil olabildi. Bu dahil oluş ABD’nin Türkiye üzerindeki askeri ve ekonomik kontrolünü artırırken, içeride olduğundan fazla algılanan bir Sovyet tehdidi oluşmaya başladı...- ABD 1954 yılından itibaren Türkiye’nin talebi olan 300 milyon dolar üzerinde bir yardım paketini onaylamazken Türkiye’ye sürekli devalüasyon baskısında bulundu. Bu süreçte SSCB’den gelen ‘ekonomik kalkınma odaklı’ yardım talepleri ABD isteğiyle geri çevrildi. Türkiye, istenen devalüasyonu yapıp topraklarında füze konuşlanması dahil her türlü izni ABD’ye vermesine rağmen yalnızca 30 milyon dolar alabildi. Bütün bunlar olurken bugün İsrail’in yaptığı Lübnan operasyonunun ilk versiyonunu gerçekleştiren ABD askerleri Türkiye’deki üsleri kullandılar...- 1960’lara yaklaşırken ABD’ne teslimiyet politikasının iflas ettiğini anlayan Başbakan Adnan Menderes, 1960 yazında Rusya’ya resmi bir ziyaret için gerekli randevuları aldı ama Başbakanlığı’nın süresi bu ziyarete yalnızca 40 gün kala askeri bir darbeyle bitti... - 1997 yılında Başkan Clinton, Yeni bir yüzyıl için ulusal strateji belgesini açıklıyor. Şu cümleye lütfen dikkat; “Petrol rezervi ile Hazar Denizi bölgesi, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kafkasya, İran, Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu. Bu bölge dünyanın artan enerji ihtiyacını karşılamada, önemli bir adaydır. Kendi kaynaklarımız tükeneceğinden bu bölgedeki kaynaklara ulaşmak, ABD’nin yaşamsal çıkarlarından biridir” ...Bu belge sonrası Türkiye’nin “bölgeye hakim olma” anlamında esir alınma süreci hızlanıyor ve “Kriz, Derviş programı, IMF, Avrupa Birliği” gibi kavramlar altında Türk Devletinin “refleksleri” yok ediliyor...Sonuç: Dünkü hain saldırı “canımızı yaktı”. Yaktı ama bir gerçeği de unutmayalım; bu çok uzun bir sürecin “sonuçlarından” sadece bir bölümü. Yapmamız gereken tek bir şey var; saldırı sadece “terörist” değil, bu sadece “ucu” ...Saldırı “varlığımıza” yönelik...Lütfen; artık uyanalım.

Pazartesi, Ekim 22, 2007

HAFTANIN BAŞI


Haftanın başındayız yeniden. Uzun bir zaman olmuş pazar günleri televizyon karşısında Catdog seyretmeyeli bütün bir günü semirerek geçirmeyeli. Çook çook uzun zamandır seyredemediğim Kavak Yelleri'ne de rastladım bu sayede. Tekrar bölümleri pazar sabahlarıymış demek. Epey ilerlemiş işler.


Sabah sefasından sonra Selo'yla carffure'a gidip aylık alışverişimizi yaptık. Alışverişi bitirdikten sonra da promosyon portakal sularımızı alıp Yeniköy'deki tarihi börekçide börek yedik ki Sarıyer börekçisinden çok daha lezizdi.


Şimdi ise pazartesi olmuş döngü başlamış bile.....

Cuma, Ekim 19, 2007

İSTANBUL'UN BİTMEK BİLMEZ TRAFİK SORUNU


Dün gece eve dönerken sinir küpüydüm. Bu memleket nasıl bir memleket ki sabah 7'den gecenin 1'ne kadar trafik var aklım almıyor. İnsanlar sürekli devinim halinde bir yerden bir yerlere gidiyor. Özellikle de perşembe günleri yollar bir anormal. Ne yazık ki ritim kursum perşembe günü :(


Vatandaş Ahmet efendi olduğum için arabalara kılım bu aralar. Arabakoliklere daha da kılım. İki adım yere ya da toplu taşımı kolay yere arabayla gitmeyin kardeşim bizi de kendinizi çileden çıkartmayın. Dün Galata'dan çıktım indim Tophane'ye amacım otobüse binip Beşiktaş'a gitmek. Sonra baktım trafik Karaköy'den başlamış Beşiktaş'a kadar gidiyor. Otobüs motobüs gelmez dedim yürümeye başladım tam o esnada tramvay geldi hemen durağa koştum. İnenenlere yol verdim binecekken kapısı kapanmaya başladı. Açma dümesine bastım bastım yok aptal taşıt gitti gözlerimin önünden. Sonra sinir küpü bir halde başladım Kabataş'a yürümeye durakta otobüs beklesem, eve heralde gece yarısı varırdım. Bu arada saat zaten 22.00. Kabataş'a yaklaşırken baktım bir otobüs hareket etmek üzere ama hareket etse de gidecek mesafesi yok trafik deli gibi. Koştum gene de benim hat mıdır değil midir bilmeden. 25E'ymiş şansıma atladım otobüse başladık yolculuğa. İETT'nin en deli şoförü manyak gibi gidiyor arada da söyleniyor. Eskişehir yolu'nda yıllarca manyak gibi gittiğini sandığım otobüslere ve minibüslere bindim ama size temin ederim boğaz hattı'nda giden otobüsler gibi olanına ömrüm boyunca binmemiştim. F1'deki Monaco grand prix'si halt etmiş aynı manzara aynı tarz yollar ve İETT. Neyse öyle deli gibi giderken- Beşiktaş'tan sonra trafik açıldı nedense nedeni belli olmayan trafik cenneti memleket işi işte- Arnavutköy'den benim tanıdığım bir sima bindi. Fotosunu çekip koysam ona saygısızlık olur. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin yıllarca baş hekimliğini yapmış şimdininse kaçık görünüşlü Arnavutköy kişisi. Görünüşü tam bir kaçık yıllarca delilerle uğraşa uğraşa ne hale gelmiş kadın insan inanamıyor. Kim bilir zamanında ne heybetliydi, dediği dedikti. Bizim işyerinin sokağında bi yerlerde oturuyor sanırım çünkü hep görüyorum. Ben ilk gördüğümde buranın delilerinden biri heralde demiştim. Sonra bizim Erdem Bey'den öğrendim gerçeği.

Dün tam karşıma oturdu ve söylenmeye başladı doktorların halini beğenmiyormuş. Arnavutköy'de bir futbolcu varmış filan da filan sonra da Baltalimanı'nda indi hastaneye gidiyordu heralde. İnsan üzülüyor ne şan ne şöhret ne güç ne yetki hepsi geçici. Koca dünyanın küçük dünyalarının minik efendileriyiz hepimiz ne olacağımız belirsiz. Binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete....
.
Gelecek perşembe bizim sınıf televizyona çıkacak. Bizim sınıftaki bir çocuk tv8'de cumartesi geceleri bir spor programı sunuyormuş. Ritim işini de sporla yoğurup bizi çekecek:) Cümlenin başından sanki perşembe çıkacakmışız gibi yazmışım ama ne zaman çıkacağımız belli değil banttan yayınlıyorlarmış perşembe çekim olacak sadece:)
.
Bu hafta sonu özgürüm. Ne gelen var ne giden ben de mümkün olursa evden dışarı çıkmak istemiyorum. Harry Potter'ıma burçik'in deyimiyle Hayri Pıtır'ıma gömülmek istiyorum. Onu okuduğum için bana bebek muamelesi yapıyorlar ama çok da tirink.
.
Hayat çok komplike geliyor bana bir o kadar basit olmasına rağmen. Gelecek beni çok çok endişenlendiriyor.
.
Cimcime'ye çok teşekkür gene boşluklar beni deli etti ama onun gönderdiği kodu yapıştırıp işin içinden kurtuldum:)
.
Referandum'u iplemiyorum. Ankara'ya oy kullanmak için de gitmiyorum. Mine G. Kırıkkanat'ın bugünkü yazısını buraya bağlantı olarak koyuyorum okumak isteyenler için.

Pazartesi, Ekim 15, 2007

ÇEVRE


Çevre yaşamımızın vazgeçilmezi ama kim ne kadar bilincinde?


Ne yazık çok az bir kesim.


Bugünden itibaren çevreye, çok fazla çaba sarfetmeden biraz daha duyarlı olunabilir.


Nasıl mı?


İşe çöplerimizi ayırmakla başlayabiliriz.


Şişeleri şişe atma kutularına eğer oturduğunuz yerde şişe atma kutusu yoksa ayrı bir poşete toplayıp çöpe atabilirsiniz. Kağıtları, kartonları ayrı bir poşete. Pet şişe ve teneke kutu gibi katı atıkları ayrı bir poşete. Eğer evde bahçeniz varsa. Yemeksel atıklara da bahçede bir çukur kazarak geri dönüştürebilirsiniz.


İstanbul'da yaşayanlar için bitmiş pillerinizi de atabileceğiniz yerler mevcut. Bağdat caddesinde pil atık kutuları var biriktirip oraya atabilirler. Ben Ankara'da yaşarken pilleri biriktirip getiriyordum. Belki atacak başka yerler de vardır ama bilmiyorum .


Bunlar çok basit ve kimseyi yormayacak öneriler ve önlemler. Çöp çıkarmamaya çalışmak da ayrı bir önlem olabilir. Günümüzde ambalaj sanayii çok geliştiği için aldığımız herhangi bir ürünün kendisinden büyük atığı oluyor. Mümkün olduğunca naylon poşet almamaya çalışın. Elinizde taşıyın ya da evden poşet götürün. Bilgisayarlar çıktı çıkalı daha çok kağıt tüketir olmuşuz. Lüzumsuz çıktı almamaya çalışın alacağınız çıktıları eğer mümkünse arkası yazılı olan sayfaları kullanarak çıkartın.


Meyveleri yıkarken lavobaya bir kap koyabilir biriken suyla çiçeklerinizi sulayabilirsiniz. Ben balkon bile yıkıyordum:)


Örnekler çoğaltılabilir. Bunlar benim şimdi aklıma gelenler araştırma fırsatım olsa belki çok daha aydınlatıcı şeyler yazabilirdim.


Gelecek kuşaklara bir dünya kalıntısı bırakmak istemiyorsak herkes üstüne düşenleri yapsın lütfen. Bu dünya acı çekmesin artık.


Perşembe, Ekim 11, 2007

İYİ BAYRAMLAR

Şeker çok seven bir çocuk olmamama rağmen şeker bayramlarını oldum olası severim. İnsanın yaşı küçükken bayramlaşmadır, erken kalkmadır, ziyarete gitmedir pek severek yaptığı işler değil sanırım.

Şimdi ise sabah kalktığımda bayramın bana yaşattığı o duyguyu seviyorum. İleride özlemle anacağıma da eminim.

Aramaya üşendiğimiz yakınlarımızı hiç de değilse bayramda arayalım. Çünkü ne zaman ne de insanlar sabit.

Herkese iyi bayramlar....

Acıların biraz daha azalması ümidiyle.

Not: 15 Ekim'de bütün bloglar çevre hakkında yazacaklarmış siz de bir gününüzü çevreye ayırmayı unutmayın.

Sevgiler...

Salı, Ekim 09, 2007

STARDUST


Stardust dün öylesine alınmış bir karar sonunda tanıştığım bir film. Eskisi gibi değilim diyorum ya orayı burayı kurcalayıp kendimi bilgilendirmiyorum artık. Ne yazık! Bu filmi ve kitabı öğrenmem kimbilir ne zaman olacaktı. Abim sinemaya gitmek istedi. Nereye gitsek TİM'e mi İstinye Mall'a mı derken. Hadi Akmerkez'e gidelim dedik. Evde ilkel şartlarda yaşadığımız için bilgisayar ve internet olmayınca...Nerede hangi film var ve seansları saat kaçta bilemediğimizden attık yollara kendimizi. Bir sürü dandirik film ve korku filmi yanında bu film de vardı. Abim buna gitmek istediğini söylemişti zaten. Ama benim hiç bir fikrim yoktu tek korkum korku filmi olmasın yeterdi. Bunun seansı diğerlerine göre daha geçti ama gene de hadi dedim bu olsun. İyi ki de buna gitmişiz. Eve geldiğimiz de gece 01.00'di ama cin gibiydim. Böyle sevimli bir film olabilir mi olabilirmiş. Masal gibiydi. Zaten Harry Potter'la yatıp kalkıyorum bu aralar. Bir de bu film gelince iyice ayaklarım yerden kesildi. Sonra öğrendim ki Neil Gaiman'nın bir eseriymiş. Kitapta anlatılmayan bölümler varmış sanırım ama olsun gene de çok güzeldi. Kitabı okumuş olmayı tercih ederdim tabii filme gitmeden önce. Çünkü yönetmenin hayal gücüne kalıyor her şey. Gaza gelip idefix'ten bir ton kitap ısmarladım. Yıldız Tozu'nu da tabii ki. Çevirisi hakkında güzel şeyler dememişler ama olsun. Okuyup kendimiz görelim nasıl?
Gittiğimiz seansta tekerlekli sandalyede bir çocuk vardı. Eşlik edenleri de kendi de çok hoştu. Film bittikten sonra çıkışta 10 kadar basamak vardı oradan inerlerken farkettim. Hep düşündüğüm ama bir kez daha aklıma gelen şey Türkiye engelli insanlar için koca bir engeller ülkesi. Yaşam onlar için ne kadar zor burada. Düzeltilmesi gereken ne kadar çok şey var. Hangi biri düzelecek de bizler göreceğiz. Stardust ne kadar gerçekse bunun da gerçekleşmesi o kadar gerçek:(
Gerçek üstü kitaplar ve filmler sayesinde yaşamın gerçekliğinden biraz olsun uzaklaşıyoruz ya daha ne olsun. Yaratıcılarına binbir teşekkür.

Cuma, Ekim 05, 2007

OLEYYYYY OLEY OLEY OLEY ŞAMPİYON CİMBOMMM!!!

İstanbul’da hava biraz bozdu. Soğuk değil ama kapalı. Cuma günleri böyle havayı seviyorum. Sen deli misin! hafta sonu hava kapalı geçer mi! diyenler çıkabilir. Bilmiyorum böyle pek romantik. Söylemesi ayıp denize de yakınız ya. Havadan mıdır yoksa abimle annemin burada olmasından mıdır nedir? İçim böyle pır pır ediyor. Bir de oldum olası sonbaharı sever bu bünye. Sonbahar çocuğuyuz ne de olsa. Artık çocukluk kalmadı dana kadar olduk ama olsun karıştırmayın orasını ben daha çocukluktan yetişkinliğe geçemedim.

Sevindirici haberler de var önümüzdeki günler için tabii bütçenin adam olmasını engeleyecek haberler de aynı zamanda. Dün ritim kursuma giderken bir afişte Supertramp’le burun buruna geldim. Heralde konser değildir derken cidden konser haberi çıktı. 25 Ekim’de İstanbul’dalar. Sevindirik ötesiyim. Sonracığıma meşhur FİLMEKİMİ başlıyor. 19-25 Ekim arası. Fimleri seçtik umarım İstanbul Film Festivalinde ve Bağımsız Filmler Festivalinde yaşadığım deneyimler gibileri başıma gelmez. Hele bir “Koma” vardı ki tam komalık. Uyudum da komaya girmekten kurtuldum: ) Ve ve ve dahası var şimdi keşfettim Pink Martini tekrar geliyormuş. Geçen sefer biletler tükenmişti ben bilet almaya gidene kadar:)) Daha nice etkinlik akıllara ve bütçeye zarar...

http://www.iksv.org/filmekimi_2007/
http://www.biletix.com/webbiletix/wtsEvent.do?eventCode=HPIN1 (pink martini)
http://www.biletix.com/webbiletix/wtsEvent.do?eventCode=HROG1(supertramp)

Bahsetmiş miydim hatırlamıyorum ama Harry Potter’ı geç takip edenlerdenim. Daha 4. kitaptayım. Bu kitap da çocuklar yılbaşı balosuna gidecekler ve baloya eş çağırmaya çalışıyorlar. Aklıma hemen orta son yılsonu balosu geldi. Uğurcuğum vardı beni baloya davet etmişti de ben utancımdan ya da kimbilir ne sebepten çocuğu reddetmiştim. Baloda da dansa kaldırmıştı beni gerilerekten dans etmiştik. Sonrası flu. Şimdi kuzenim kızına bakıyorum şimdikiler acayip fırlama. Gerçi benim zamanımda da yaşından hızlı gelişen tipler vardı. Benim 30 yaşımda bile çocuk kafalı olduğum düşünülürse o zamanlar heralde kundaktan yeni çıkıyordum. Sonra Uğur’un peşinden az koşmamıştım ama ne fayide :)

İşte böyle güzel bir hafta sonu bizi bekliyor. Abim cumartesi gecesi Asmalı Mescit’te program var dedi. Ben yapışık kardeş olarak söyledin di mi benim de geleceğimi dedim. Eeee kambersiz olmuyor. Tabii dağıtmak yok. Ne de olsa kardeş imajımız var.

MUTLU MUTLU
DOLU DOLU
HAFTA SONLARI….

Çarşamba, Ekim 03, 2007

AŞK ESKİ BİR YALAN ADEMLE HAVADAN KALAN

Hüzünlü şarkılar dinleyip hüzünleniyorum. Mozaşizm gibi bir şey galiba dinleyip dinleyip bu moda girmek Eski türk film müzikleri... Esengül'ü bile bulmuştum her telden bir karışım çıktı ortaya. Favorim Belkıs Özener tabii.

Çok yoğun bir hafta sonunu daha geride bıraktım. Öyle yoğundu ki buraya yazacak takaatim bile yok :) Hafta sonunun toplamında 8 saatten fazla uyuyamadım. Pazar günü gece yatana kadar kanımda alkolü hissedebiliyordum. Ne uyuttu ne ayılttı. Bir 3 ay gece hayatı olmasın gelen giden olmasın ben gitmiyim bir yere mümkün mü acaba. Ben evime alışıyım biraz haşır neşir olayım dedikçe bir iş çıkıyor. Şimdi önümüz bayram illa evde olamayacağım. Ondan sonraki hafta sonu 21 Ekim bu referandum işi çıkmış. İkametgahım hala Ankara'da şimdi Ankara'ya mı gideceğim. Hay allahım ülkede neler olup bitiyor haberim bile yok. Nedir bu sarsaklık bilmem.

Sabahları o kadar yorgun uyanıyorum ki bir iş güç yaptığımdan değil. Beynimin yorgunluğundan. Çoluğu çocuğu olan nasıl başa çıkıyor aklım ermiyor. Ben kendime bakamıyorum. Dün gece eve 11'e dogru geldik. Bi de ütü yaptım o saatte. Ama bitmesi mümkün değil birikmiş. Bir o kadar da yıkanacak var. Annem bugün yolda geliyor. Delil bırakmayacaktım ama gücüm yetmedi.

Ben şarkılarıma geri dönüyorum.

Ne çok gidennnnn
Memnun ki yerinden
Çok seneler geçti
Çok seneler geçti
Dönen yok seferinden...

Cuma, Eylül 28, 2007

BEN DE SOBELENDİM :)

Çınarcım beni sobelemiş. Sevdiğim 3 şey nedir?



İnsan birden diyor ki aaa 3 çok az bi sürü şey vardır sevdiğim. Ama iş yazmaya gelince bir şey bulamadım ilk başta. Neleri seviyorum diye kalakaldım :))

1. Farklı farklı yerlere gitmeyi, yeni insanlarla tanışmayı çok seviyorum. Farklı yer bir kafe olur, bar olur, yeni bir şehir olur, birinin evi olur yani skala çok geniş.

2. Denizi çok seviyorum. Denize girmek, yüzmek, kumlarda püfür püfür oturmak. Ya da deniz üzerinde seyahat. Hele ki denizden doğan güneşi ya da denize batan güneşi seyretmek keyiflerin en güzeli. Burası İstanbul Boğazı olursa ooo demeyin keyfime. Ama denize bu kadar yakın olup girememek ayrı bir hüzün benim için.

3. Elimden bırakamadığım kitabı koltuğun üzerinde büzüşmüş şekilde okumak ve bitirmek. Sonra yeni bir kitaba başlamak. Bu da 3. cü sevdiğim şey oldu ilk anda düşündüklerim arasında.

Daha çooooooookkk var:) Ama hakkım 3.

Ben de Anılcığımı sobeliyorum.

GÜNCELİ TAKİP ETSEN AYRI DERT ETMESEN AYRI

Uzunca bir zamandır kendimi nadasa bırakmıştım. Ne doğru düzgün gazete haberi okuyor ne de tv seyrediyordum. Daha fazla ayrı kalamadım. Ama okumaya başlamamla sinirlerimin gerilmesi bir oldu. Hiç bir tane ülkemizin gidişiyle ilgili gurur verici bir haber yok. Aşagıdaki habere bakar mısınız? Adam, gazeteciler çekim yaparken kendisiyle ilgili bir haber yüzünden çekim yapıyorlar sanıp - bakın bu kelime önemli sanmış- tekme tokat girişmiş. Öyle sinirlendim ki biri bana girişecek hem de yanlışıkla yapacak katil ederlerdi, kendi hesabımı kendim görmeye çalışırdım sanırım.

Bizim tanıdıklarımızın başına gelmediği için çok farkında değiliz, okuyup geçiyoruz.




3 gazeteci darp edildi
SAKARYA (Cumhuriyet) - Adapazarı'nda, 2'si kadın 3 muhabir, bir haberle ilgili çekim sırasında uğradıkları saldırıda darp edildi.
Sakarya Kültür ve Sosyal Yardım Vakfı (SAKVA) tesislerinin fotoğraf ve görüntülerini çeken Yeni Sakarya Gazetesi muhabiri Ebru Koç, Adapazarı Gazetesi muhabiri Zemine Yılmaz ve SRT kameramanı Saim İşçi , tesislerin altındaki bir kırtasiyede çalışan 2 kişinin saldırısına uğradı. Çevredeki vatandaşların müdahale ettiği olayın ardından gazeteciler polise başvurarak şikâyetçi oldu. Bunun üzerine zanlılar A.D. ve Y.E.D. gözaltına alındı. Kadın muhabirlerin saçlarından çekerek tokat atan zanlılar, diğer muhabiri de yere yatırıp tekmeledi.
Zanlılardan A.D, 10 gün önce zabıta ekiplerinin kırtasiye baskını düzenlediğini anımsatarak "Bu baskınla ilgili bizim hakkımızda haber yapan gazetenin elemanları zannettim, yanlışlık oldu, özür dilerim" dedi.
Abdullah D'nin Atatürk Bulvarı'nda 12 Nisan 2005'te Sakarya Gençlik Derneği üyelerine yönelik linç girişiminde de yer aldığı, geçen günlerde de zabıtalarla girdikleri tartışma nedeniyle mahkemelik olduğu tespit edildi. Sakarya Gazeteciler Cemiyeti ve Sakarya Radyocular Derneği de saldırıyı kınadı.



Gene bir sıkıntı bastı beni görüldüğü üzere desresif çakılın dönüşü volume 3.

Pazartesi, Eylül 24, 2007

HAFTA SONU TATİLİ 3 GÜN OLSUN...




Yoğun bir hafta sonunu daha geride bıraktım. Tempo cuma saat 16.30 gibi başladı bu sabah saat 06.00 gibi sona erdi. Ne yazık ki cuma akşamları bineceğiniz otobüs saatine en az 1 saat daha eklemeniz , otobüse ulaşmak için de işten erken çıkmanız gerekiyor.

18.50'deki otobüsüme ulaşmak için saat 16.30'da işten çıktım. Otobüsüm de saat 20.00'ye doğru ancak geldi. Eve vardığımda saat 00.20 idi şimdi kim diyebilir İstanbul- Ankara arası çok yakın canım. Neredeyse 8 saat sürüyor ve değiştirdiğim vasıta toplamı "5".

Cumartesi Pino'yla Kikiciğime gidebildik sonunda. Pino beni deli etti ama terazi insanı başak insanının dakikliği ve disiplini karşısından ne yapsın? Kikicim bizi bir güzel besledi sağ olsun. Eve giderken de Bülo deli etti herkes birbirine deli ola ola Ümitköy'e vardık. Selo da saat 21.00'de tekerlek döner ona göre diye bir ültimatom verdiği için koştur koştur hazırlandım. Dönüş biletimizi aldığımız, insanları topladığımız için Ümitköy'den çıkışımız saat 22.00'yi buldu.Tamı tamına 7 yetişkin insan bir arabanın içinde şehre indik:) Bir onca insan da şehirde bizi bekliyordu. Toplaştık gittik bir yere ama oraya fazla dayanamayıp başka bir yere geçtik ki; geçtiğimiz yer üniversite kokoş gençliğinin mekanı olduğundan hiç sevmedim. Erkek kısmımız zevkten dört köşe etraf kesmece olayında olduğundan bir süre daha orada kalmak zorunda kaldık. Sonra hadi gidelim hadi gidelimler fayda sağladı ve yüzyıllık mekan Manhattan'a kapağı attık. Fotoğraf makinemin ya şarjı olmadığından ya unuttuğumdan foto konusundan bu sefer temkinliydim hatta milleti bayaraktan 190 tane foto çekmişim:) Gece çorbacı sonrası bu sefer arabaya 8 kişi binerekten Ümitköy’e vardık. Evlere şenlik anlatılmaz yaşanır cinstendi.

Ertesi gün de hiçbir planım işlemedi. Jalişkom gelecekti uzun zamandır göremediğimden. Ama aynı anda herkes eee napıyoruz neredeyiz diye arayınca evdeyiz demek icap oldu sonra olduk mu gene 15 kişi. Jalişkom ile muhabbet edemedik ama o eğlendiğini söyledi. İlginç bir ortamdı sanırım onun için safi geyik:) Akşam 20.00’da herkes gittikten sonra kendi kendime kalabildim. Bu sefer gece otobüse binme telaşı başladı. Handişko geldi bizi Selolara bıraktı. Gece 00.00 arabasına bindik geldik kürkçü dükkanına.

Ama yetmedi o yüzden hafta sonları 3 gün olsun istiyorum. Koşturmaca için iki gün. Son gün de kafa dinlemek için:)


NOT: Resimdeki minik araba 8 kişiyi ağırladı. Manhattan fotosundaki kimseyi de tanımıyorum. Yazı için koydum.

Cuma, Eylül 21, 2007

MASAL EVİM


Boğazın benim için en güzel evi. Beni evlat edinirler mi acep :) Sabahları İstinye'den tekneye biniyorum ver elini boğaz yoluyla Arnavutköy. Bugün deli misali bir sürü foto çektim ama hiçbiri güzel çıkmamış. Uzaktan ve yandan pek anlaşılmıyor masal evim. Hansel ve Gretel'deki çukulata evi çağırıştırıyor bana.
Haftasonu Ankara'ya gidiyorum en son ne zaman gitmiştim hatırlamıyorum.
Bilgisayarım da Tüketici Hakları Derneğine konu oldu. Annem hakkımızı arayalım dedi. Ben de iyi dedim.
Tüketici Hakları Derneği mavi bilgisayara ihtar çekecekmiş ama hiç sanmıyorum ki o faks yerine ulaşsın. Bana her aradığımda 30 iş günü dolsun dolmadı daha dediler. Halbuki dün dolmuş. Bana yaptıkları hesapta daha 10 gün vardı. Neyse onu getirmek bu gidişim de hayal oldu. Ben şapşal gibi adsl ödemeye devam edeyim.
Şimdilik başka havadis yok.
Bu blog beni çıldırtacak mı ne? Paragrafların arasına satır ekliyorum. Gerisin geriye yapışıyorlar birbirine. Bitişiklik benim suçum değil :(

Salı, Eylül 18, 2007

HAFTANIN BAŞI :)

Haftabaşı gelmiş hatta salı olmuş bile:)

Haftasonumuzu yoğun geçirdik. İlaçlama yapıldı bir tane ölüsünden bir akrep bulundu. Akabinde istiklal caddesine gidildi. Incık cıncık bir sürü şey alındı. Gidildi bir yere oturuldu. Sonra karşıya geçildi. Orada televizyon karşısında sızıldı. Herkes yatmaya giderken cin gibi olundu. Millet çene yapılarak bayıldı buna müteakip zorla yatmaya gönderilme izlenildi. Sabah kalkıldı Antrepo'ya bienale gidildi. Orada güzel şeylerin dışında kusura bakmasınlar ama sokaktaki adama verseler daha güzel yapacağı şeyler gezildi. Tekrar Taksim'e çıkıldı. Alışveriş canavarlığına devam edildi. Ve yorgun argın sızmak üzere eve geri dönüldü.

Dönüldüğünde asayiş berkameldi....

Cuma, Eylül 14, 2007

HAFTASONU HOŞGELDİN

Uçan kazla tavuk arkadaşlarının resimlerini ekledim bir önceki gönderimize.

Dün kursuma ikinci kez gidişimdi. Ritim çalışmam lazım beyin ve el koordinasyonu zor bir iş. Bol bol çalışma yapmam gerekecek. Djembe almam şu ara çok olası değil ama Ankara'daki evde djembe yavrusu bir tane aletim var. Hangi yıl hatırlamıyorum İstanbul'daki yere tezgah açan afrikalılardan almıştım. Nedense onu taşınırken getirmek aklıma gelmemiş.

Yeni bir haftasonu bizi bekliyor. Beni bekleyen neler var peki. Bu akşam eve gider gitmez temizlik yapılması yarın sabah saat 10.00'da yapılacak ilaçlamaya evin hazır hale getirilmesi. Akşama karşıya gidilmesi orada kalınması falan filan.

Tam emekli hayatı anlaşıldığı üzere. Uzun zamandır sinemaya gidemiyorum. Evin oralarda ancak plaza sinemaları olduğu ve illa bir vasıtaya binmem gerektiği için üşenme hakkımı kullanıyorum. Karşıdayken Kadıköy'e Beyoğlu'na gitmesi gelmesi daha kolay geliyordu. Eeee bir de etrafı saran abuk subuk filmler desek yerinde olur sanırım. Seveceğim tür filmler para getirmeyeceği için alışveriş merkezlerinin sinemalarında oynatılmıyor ne yazık ki.

Şimdilik bu kadar....

Pazartesi, Eylül 10, 2007

ŞİMDİ BOŞLUK







Blog güncelleme işi beni epey sardı görüldüğü üzere. Ben geç adapte olanlardanım demek. Sürekli bunu bloga yazmalıyım diye kafamın içinde cümleler kurarak geziniyorum.


Şimdik nereden başlasam.


Cuma mesai bitip eve gidişle tempomuz başlamış oldu. Hülya Abla evde çok sıkıldığı buraya gelişi de bir nevi stres atma ve değişiklik olarak gördüğü için Cumartesi onu gezdirmek icap ediyordu. Geldiğinden beri aklına koyduğu Telli Baba'ya gittik ilk önce. Evden çıkmadan gözlemeler yapıldı çünkü piknik özlemi de vardı. Çidom'da gelince evden çıkmaya hazır olduk.

Atladık clio'muza verelini sahil yolundan Tellibaba. Oradan aldık gelin tellerimizi istikametimizi Kilyos'a çevirdik. Ben de hiç gitmediğim için Hülya Abla'nın istekleri yerinde oldu biraz. Solar Beach'e gittik baktık. Sezon kapandığından mıdır nedir? İn cin yoktu bir de deli gibi bir rüzgar vardı. Demirciköy'e gittik baktık. Oraya giderken Dalia diye bir işletmeye saptık. Çok hoş görünüyordu. Araba olsa yazın gidilecek mekanlardan eve de çok uzak değil. Sahili de rüzgarsız ve temizdi. Şemsiyeleri cimlerin üzerine koymuşlardı. Aklım kaldı anlayacağınız.

Sonra piknik yapacak yer aramaya başladık. Kenarda çok fazla piknik yeri var ama masa parası istedikleri için cazip gelmedi. Onun dışında bir boşluk, arabayı çekecek bir yer bulamadık. Sonra Belgrad Ormanlarına gitmeye karar verdik. Orada çıkınımızı eritmeye çalıştık ama hepsini yiyemedik tabii. Hava da serin olduğu için çok fazla duramadık gerisin geriye eve döndük.

Döndük ama evin önüne gelemedik. İski çalışması sağ olsun her bir yeri sardığı ve de Yeniköy'de hiçbir sokağın birbiriyle bağlantısı olmadığı için babaannemi yürütmeden eve sokmanın yollarını aradık durduk. Arabadaki herkesi de baydım tabii arayışlarımla. Ay şu sokağa da girip bakalım belki çıkıyordur bir yere diye diye öğrendik ki her sokak benim evin önündeki sokak gibi çıkmazmış. Neyse bir şekilde evin önüne olmasa da yakınında bir yere arabayı parkettim. Cumartesi gününü öyle bitirdik.
Ertesi gün Hülya Abla'yı Beşiktaş'a servise bıraktım dönüşte sahil yoluna dönmek gibi bir gaflette bulundum ki bir daha tövbe. Size Arnavutköy'ün rezaletini anlatamam normalde işten eve dönerken kullandığım yol araba seli olmuş. Herkes kenarlara park etmiş. Mümkün değil trafik ilerlemiyor. Aşiyan'dan u dönüşü yaptım ver elini Bebek. Oradan Akmerkez'in oralara çıktım sonra bir şekilde Maslak yoluna ama bu işleri yaparken Çakıl oldu mu size bir trafik canavarı bütün kuralları ihlal ettim ne yazık ki. Eve vardım ama ödüm de patladı babaannem noldu acaba diye. Neyse yerinde oturuyordu.
Sonra çılgın temizliğime başladım. Tam bitirdim alışverişe gittim arabanın arkadasını bahçe duvarına çarpıp geldim ve babamı aradım nerdesin diye ki okula yaklaştığını söyledi. Arabada pek bir şey yok endişelenecek. Babam da çakmadı heralde ki bir şey demedi hala :) Neyse babam gelir gelmez baba benim çıkmam lazım. Arkadaşım geldi Ordu'dan göremedim Galata Köprüsüne gidiyorum dedim.

Derya'lar 2007 Design Week için bir stand kurmuşlar. Design Week eski Galata köprüsünün altında çok hoş bir ortam hazırlanarak açılmış. Ne yazık ki fotoğraf makinamı unuttuğum için buraya görüntü aktaramıyorum. Orada biraz takıldık sonra Derya’nın eşinin yeğenin Beşiktaş’taki öğrenci evine uğrayıp Taksim’e çıktık. Amacım 22.30 ya 23.00 gibi eve dönmekti ama evdeki hesap çarşıya uymadı. CafePi’ye gittik. Çok hoş bir yer müzik biraz yüksek sadece. Üniversite öğrencilerinin top yeri J Öğrenci olmak vardı ahh ahh !
Neyse oradan kalktık Gizli Bahçe’ye oturduk. Kalktığımızda saat 01.00’e geliyordu. Beni Beşiktaş’taki dolmuşlara bıraktılar. Biraz tırsak bir şekilde bindim dolmuşa 4. Levent’te geldiğimizde baktım dolmuş şoförü indi gitti muhabbete. Hiç kalkacak gibi değiliz indikten sonra yürüyeceğim bir sürü mesafe de var bende atladım dolmuştan bindim bir taksiye. Eve geldiğimde saat 01.30 olmuştu. Beni bekleyen sürpriz de evin kapısının açık olmasaydı. Babacığım unutmuş dedim. Bir sinir dalgası nüksetti ama yapacak bir şey yok. Ben o kadar terör estireyim olacakla ölene çare yok dostlar. Giren girdi dedim. Nitekim Salı sabahı şimdiye kadar öldürdüklerimin en büyüğü ve en çirkini bir akreple karşı karşıya kaldım.
Babamlar ben işe gittikten sonra Pazartesi öğlen gibi çıktılar yola.
Ev gene bomboş bir akrepler bi ben.


Not: Alışverişe gidip döndüğümde arabayı çarptığım zaman var ya. Giderken bahçe kapısını açık bırakmıştım. Gelince bir de ne göreyim. İki tavuk bir kaz bahçede fink atıyor. Önce eyvah dedim. Ev sahibi görse kızar şimdi. Sonra dedim ki boşver dursunlar biraz . Tavuklar bahçedeki akrepleri yer hiç değilse. Gece adamın biri gelmiş almış tavuklarını :)) Resimlerini çektim makinadan aktarınca koyacağım buraya. Ben de İstanbul'da yaşıyorum hem de Çiller'in yalısına iki adım:))

Cuma, Eylül 07, 2007

YAŞASIN RİTİM


İnsanın ilk defa gideceği bir yere ayakları geri geri gider. Gittikten sonra da o kadar keyifli vakit geçirir ki! Yaşadığı strese sonrasında anlam veremez. İşte benimki de o hesap. Elimize djembe'leri alana kadar biraz biraz huzursuzdum. Sonra öyle keyifli dakikalar başladı ki ne iyi ettim de geldim dedim. Geç bile kaldım inanın en büyük hayallerimde biri ritim öğrenmek.
Üniversite zamanı gittiğim gençlik kamplarından birinde. Aşık olunası bu alletlerle tanıştım. Fransa'nın bir köyüne kuyu tamirine gitmiştim. O dönem Avrupalı gençler liseyi bitirdikten sonra uzun dönem gönüllük hadisesine çıkıyorlardı. Şimdi de yapıyorlardır hoş. Çok özenmiştim onlara ben okulun neredeyse son senesine gelmiştim ne okulumdan ne bölümümden memnundum. Oysaki bizim yaşıtlarımız ne istediklerini öğrenmek değişik kültürler tanımak adına çıkmışlardı yollara. Evlerine döndüklerinde karakterleri oturmuş ne istediklerini bilen gençler oluyorlardı. Neyse biz bizim köyümüzdeki kamptan çıkıp yarı otostop yarı otobüs uzun dönemlilerin kampına gitmiştik. Bir tane şatoda bir sürü genç komün halinde yaşıyorlardı. Biz de bir gece tarlada bir gece de şatonun salonuna kıvrılarak uyumuştuk.
Şatonun avlusunda da eski dönemlerde ahır ya da başka amaçlarla inşa edilmiş odacıklar vardı. Bu odacıklardan birini bar haline getirmiş reggy tarzı boyamışlardı. Geçtik gerekli saatte barımıza başladık coronalarımızı içmeye ( Gene ilk orada tanımıştım bu birayı daha türkiye'ye gelmemişti. Sonra geldi ama artık yüzüne bakmıyorum. Başka sevdiklerim var ) alkolik ben durur muyum? . O zaman gençlerde bir afrika etkisi vardı sanırım gerçi o zamanla bu zamanı karşılaştırabilecek durumda değilim ama benim şansıma en sevdiğim şeye denk gelmiştim. Biri başladı dümteke dümtek ben de başladım dans etmeye ama öyle böyle değil bir dans değil çıplak ayak afrika dansı kendimi durduramadan bir bütün gece hem içtim hem dans ettim. Ertesi gün bir kız gelip yanıma çok güzel dans ettiğimi söyleyince sevindirik olmuştum. Bildiğimden değil içten gelen bi ritim duygusuyla dans etmiştim. İşte o zaman bendeki aşk başladı. Peki o zamandan bu zamana kaç yıl geçmiş sen niye peşine düşmedin derseniz. İşte benim karakterim. Gene de haksızlık etmemeliyim kendime 2002 yılında tam ritim atölyesine başlayacakken Ankara'ya dönmek zorunda kalmıştım. Sonrada işte koyverdim gitti.
Diyeceğim o ki şu sıkıcı hayatıma renk geldi.
Djembe : (Türkçe okunuşu ile cembe), Afrika kıtasında 13. yüzyılda Mali İmparatorluğu tarafından ilk olarak kullanılmaya başlamış bir müzik aletidir. Günümüze gelene kadar kültürler arası etkileşim ile Batı Afrikada Mali’nin çevresindeki ülkeler olan Gine, Gambia, Senegal, Burkina Faso, Fildişi Sahilleri ve Sierra Leone’nin de ulusal enstrümanlarından biri olmuştur. kaynak http://www.ritimatolyesi.com/enstruman_djembe.htm
Yukarıdaki resimdekiler djembe.

Perşembe, Eylül 06, 2007

KIŞ MIŞ AMA ÖZLEDİM


Kıştan sıkılan ben kışı mı özlüyorum ne? Yukarıdaki fotoğraf 2005 yılından. Hani şu korkunç kıştan. Ankaradaki evimizin bahçesi. O zamanlar işe nasıl gidip gelmişim napmışım hatırlamıyorum. O kadar stresli çalışıyordum ki . Gidip gelişleri değil ofisteki saatlerimi hatırlıyorum. Hayatımın en sıkıntılı günleriydi. Harry Potter'daki kim olduğunu bilirsin sen gibi bir şeydi başımdaki varlık. O da beni unutamamıştır tahminimce. Eminim örneklerde geçiriyordur. Benim başıma bir çakıl geldi. Akıllara zarar diye. Neyse konumuz kış. Efendim kışı özledim evet itiraf ediyorum. Dün eve yürürken ne ettim de İstanbul'a geldim diye söyleniyordum. Ne olurdu Londra'da filan yaşıyor olsaydım. Her gün yağmur çamur( hiç sanmıyorum çamur olsun) gıkım çıkmaz mıydı acaba?
Bugün serin yağmur yağacak gibi:) Kursuma gideceğim selo'ya rica ettim bizimkilerin yanına uğrar mı diye. Tamam dedi.
Başka da havadis yok. Kurstan sonra olur sanırım :)

Çarşamba, Eylül 05, 2007

BAŞLIK YOK

Yahu ben düzelmiştim yeniden düşüşteyim. Birincisi omuzlarım ve sırtım o kadar spora gitmemle hiç bir değişiklik göstermedi. Hemen fayda sağlayacağımı sanmıyorum tabii ki ama 3 hafta haftada 4 gün gittim gene de. Öylesine kendimi gererek uyuyorum ki zaten uyumak denmez sızmak denilebilir ancak. Belki kaslar ondan kaskatı kesilmiş durumdadır. Ama beni çok etkiliyor. Fizik tedaviciye gitsem iyi olur belki üffffff.

Çok sıcak. Nemden nefret eder duruma geldim. Dışarda tüm gün koşturanlara sıcak yerlerde çalışmak zorunda kalanlara kolaylıklar diliyorum.

Her daim, uykusuz ve yorgunum. Alıp başımı gidesim var. Tüm gün uyumak uyumak ve kitap okumak istiyorum. Harry Potterlarımı bitirmek. Sonra bir sürü bir sürü şey okumak. Sonra tekrar uyumak.

Yarın kurs günüm kara kara düşünüyorum nasıl diyeceğim Hülya Abla'ya ben ancak 22.30'da eve gelebilirim diye. Gitmesi işkenceye dönüşen kurslardan olsun istemiyorum. Ne büyük dert di mi. Huysuz ve mız mız mıyım acaba?

Yalnız kalmak istiyorum bir o kadar da yalnızlıktan korkuyor ve sevmiyorum.

Daha fazla yazasım yok. İsyankarım

Salı, Eylül 04, 2007

HEYECAN

Gün geçmesin ki vukuatsız bir günüm olmasın. Heyecan dolu bir 12 saat geçirdim. Bu hafta spora gitsem mi, gitmesem mi? Şimdi evde beni dört gözle bekliyorlar bir yarım saat daha geç kalsam mı kalmasam mı? diye düşünürken. Dün spora gitmekten vazgeçtim. İlk günden beni beklemesinler istedim hem Selo’ya da uğra demiştim. Ne zamandır gelmemişti. Babaannem de sayıklıyordu sergen sergen diye :) Neyse Selo saat 19.45 gibi geldi. Biz de bahçede onun gelmesini bekliyorduk. Keşke önceden soksaymışım babaannemi içeri. İşte olacakla ölene çare yok. Yavaştan içeri girelim dedik. Babaannem tam merdivenden çıkarken sen kapaklan yere. Ah kafam! dedi sonra bir baktım yere şıpır şıpır kanlar damlamaya başladı. Hemen içeri koştum elime peçeteyi kaptım çıktım. Başka hiçbir malzeme yok evde. Ne sargı bezi, ne baticon, ne oksijenli su. Allahtan Selo vardı. Eve gitti baticonla oksijenli suyu aldı geldi. Ben de arabadan ilk yardım çantası buldum bir tane. Hastaneye gitsek mi gitmesek mi bilemedim. İçin için istemedim de büyük bir şey olmasın istedim. Kendiliğinden geçsin. Selo’yu sürüklemek istemedim. Bilmiyorum hala da iyi mi ettim kötü mü? Keşke önden ben gideydim koluna gireydim dedim. Hep dikkat ediyorum zaten ama boşluğuma geldi. O kadar sık düşüyor ki . Gece de çok kere çişe kalktığı için aldı beni bir korku. Normalde uyanıyordum uykum hafiftir çünkü. Ama o kadar sessiz gidiyor ki . Yük olmayayım, ses etmeyeyim diye. Halbuki öbür türlü daha çok iş ama içinden öyle geliyor. Dedim bu gece uyumak yok çakıl. Zaten Harry Potter heyecanla okunuyor. Saat 00.00’ye doğru baktım elinde terlikler sessizce kalmış koridora çıkmış. Benden kaçmadı tabii. Neyse götürdüm çişimizi ettik güzelce. Saatler ilerlemeye başlamışken aklıma ütüler geldi bir sepet dolusu. Açtım ütü tahtasını yapmaya başladım bir güzel. Sonra üç beş parça bir şey kalmışken sıkıldım yapmaktan. Oturdum kitabımın başına. Saat 03.00 oldu. Gittim Hülya Abla’nın yanına kıvrıldım uyur uyanık. Sonra büyük bir gürültüyle uyandım. Hemen tuvalete koştum düşmüş gene babaannem Allahtan popo üstü. Ama bu sefer heryer batmış. Dedim olmaz böyle yıkamam lazım seni. Hülya Abla’ya git yat dedim ben hallederim. Duşa soktum kapıyı kaparken de kapının önündeki kovayı devirdim bir güzel bütün koridor su içinde kaldı. Biraz suyu kovaya alayım dedim. Sonra hallederim babaanem üşüyecek diye onu yıkamaya başlamıştım ki. Bir gürültü daha. Baktım ki Hülya Abla koridordaki suya basıp kaymış ve düşmüş. Allahım dedim daha yeni başladık ne yapacağız biz. Neyse bir şekilde hepsini halettik.Hülya Abla’ya gene git yat dedim. Zaten saat 06.30 gibi olduğu için biz yatmadık. Oturduk salona. Harry Potter’a devam ettim. Sonra kahvaltımızı ettik. Biraz geç çıktım evden bugün. Sabah sargıyı tekrar değiştirdim. Çok kanamış değil gibiydi.
Bazen sinirleniyorum. Duymuyor, her şeyi soruyor, garip yorumlar yapıyor, gezmek istiyor diye. Sonra öylesine suçluluk duyuyorum ki. Dün hissettiğim çaresizliği hep hissedeceğim biliyorum. Yaşlılık o kadar zor ki. Sana angarya olduk, iş çıkardık diyor. Olur mu babaanne diyorum. Bazen de için için biran önce Pazar olsun istiyorum. Sonra kendime kızıyorum bencilliğim yüzünden. Babam nasıl başa çıkıyor bu sorumlulukla diyorum. Öyle bir duygu seli içindeyim işte.
Her hadise bir öncekinin etkisini bastırıyor. Önce bahçede kocaman fare gördüm diye tırsmıştım. Sonra akreplerim çıktı başıma fareyi hiç takmamaya başladım. Şimdiyse akrepleri takmıyorum. Babaannemin odasına yer yatağı yapacağım. Böylece çişe haberim olmadan kalkamayacak. Akrepler de varsın üzerimde gezinsinler.
Artık bu hafta spora filan gitmek yok. Akşam onları alıp arabayla sahil boyu bir tur attırayım. Belki bir çay bahçesinde otururuz.
Şimdi aradım asayiş berkemalmiş.

Cin gibidir bizim tontiş ayakları tutmuyor ama aklında her şeyi tutuyor :)

Pazartesi, Eylül 03, 2007

EVLENİYORMUŞUM :)

Cümlecikler uçuşuyor .

Daha taze olduğu için gündemimize doğumgünümü, babamın gidişini, babaannem ve hülya abla ile yaşamanın sırlarını alalım.

Cuma'dan aksiyon başladığı için pazar günü olduğunda sanki bir haftadır evdeymişim gibi geldi. Kapı kapatma terörümün işlemediğini belirtmeliyim kimse konuyu benim kadar ciddiye almadığı gibi. Hülya Abla'nın korkma korkma bir şey yapmaz demeleri. Ve yerde gördüğümüz kertenkeleyi akrep sandığını anlamamla evde olmadığım süre içerisinde kimbilir kaç akrep yavrusu daha bulacağım endişesini taşımam bir oldu. Nitekim sabah bir taneciğini buldum bile.

Cumartesi gecesi Beyoğlu'ndaki sabahlama planlarım. Hülya Abla'nın ne yapacağım ben yalnız demesi, gittiğim yerde dalgın dalgın oturup evi düşünmeme sebep olacak olması nedeniyle ertelendi.
Ben de babamı 17.00 havaş'ına bindirdikten sonra Nişantaşı'nda Çidom'la buluştum. House Kafe'ye götürdü beni ( özellikle "k" yazdım) orada liseden mi üniversiteden mi olduğunu çıkaramadığım bir kızı gördüm. Oranın işletmesini yapıyor gibi geldi. Sonra gene tesadüf liseden başka bir kız (bu sefer liseden olduğuna eminim) arkadaşıyla oturmaya gelmişti. Hiçbiriyle konuşmadım adlarını bilmediğim, zamanında da hiç muhabbetim olmadığı artık da eskisi gibi insanlara atlayıp beni hatırladın mı sen şurdansın ben de burdanım demekten bıktığımdan ve de benim gibi hevesli olmadıklarından olsa gerek.

Sonra hadi Taksim'e Neslihan'nın bahsettiği fal kafeye gidip abiye fal baktıralım dedik. Eski Beyoğlu Postanesi binasının yanındaki binanın 3. kattındaki iç sıkıcı fal kafeye çıktık. Sedatmış bizim falcının ismi. Çok hızlı konuşan değişik tiplerden biriydi. 1 yıla evleniyormuşum duyduk duymadık demeyin :) Acar abi dün 32 yaşıma girdiğimi duyduğunda evde kaldın hey dedi ama falcı öyle demiyor :) Neyse bir sürü şey dedi bekleyip göreceğiz. Çidom'a dedikleri tuttuğu için iyi ya da kötü demek istemiyorum. Bu da elektrik meselesi anlayacağınız.

Hülya Abla'dan saat 22.30'a kadar müsade aldığım ve bir bira içmeden gitmek olmayacağı için Çidom'u Nevizade'nin sonundaki yerlerden birine sürükledim. Zavallım içkiyi hiç sevmez ama benim gibi alkolik bir arkadaşı var. Kabağa dönüşmeden evde olmak için birinci bardak da kaldım ve evin yolunu tuttum. Saat 22.00'de evdeydim ama bizim tavuklar yatmıştı. Neyse iyiki eve gelmişim babaannem gece birçok kere çişe kalktığı için Hülya Abla'nın onu takip edecek hali olmazdı. Benim kime çektiğim anlaşılıyor.

Ertesi gün doğumgünü sabahına evi temizlemekle başladım. Neyse iyi de ettim yoksa ipin ucu kaçacaktı. Hülya Abla cizleme yaptı onu yedik 17.00 gibi de Çidomcuğum geldi pastasıyla birlikte. Mütevazi bir doğumgünü kutlaması yaptık bizim bahçede. Böyle geçti gitti işte bir doğumgünü daha.

Bugün blog mesaimde Çınarağacı'nın doğumgünümü kutlama yazısını okuyunca pek bir sevindirik oldum ve duygulandım yaşlanıyor muyum ne :)
Anılcığımın da elektronik kartı beni epey duygulandırdı. Beni sevindirdikleri için herkese teşekkür ediyorum.

İşte böyle olan bitenler bundan ibaret bir kısacık haftasonunda.



Cuma, Ağustos 31, 2007

+1 KAÇ EDER :)

Sevimsiz Çakıl bir süreliğine tatile gitti. Artık bık bık bık etmiyorum. Yakında olacağım reglinin verdiği bir huzursuzluk sarmıştı dört bir yanımı.
Görüntülü medya ile bağlantım da dizilerimle sınırlı eğer başka bir yerde kalmıyorsam kesinlikle haber seyretmiyorum. İyi ya da kötü ruhum elvermiyor. Ama gazete okumadan edemiyorum. O kadar da sinirlendirmiyorum artık kendimi.
30 Auğustos zafer bayramını kokoşluk yaparak değerlendirdik. Çidomcum havuza gidelim dedi.Sabah 9'da kalktık Galatasaray Adasına gittik. Gerçekten hoş bir duygu denizin ortasında havuza girmek. Oldukça pahalı bir yer ne yazık ki. Televolecilerde bu hayatın bağımlılık yapmamasına şaşmamalı. Nasılsa havadan gelen bir para var. Ağustos böceği misali bol eğlence bol hoşluk.
Bugün babaanemler geliyor. Umarım rahat geçiririz önümüzdeki 9 günü. Dün gece kabak yemeği yaptım. Yemek diyince de acıktım şimdi.
Pazar günü de bendeniz daha önce de dediğim gibi 1 yaş artacağım. Babam'ın 3 Eylül'de gideceğini düşünerek 1'i cumartesi dışarı çıkarız diye 1 ay önceden tutturmuştum. Gidişini erkene aldık yine de 1'inde bir aksilik olmazsa istiklal caddesini sabah 6'ya kadar yaşama hevesindeyim. Hülya Abla bir gece yalnız kalacak babaannemle.
Evin kurallarını kapıya astım sabah. Kapı kesinlikle açık bırakılmayacak diye :) Yavru akrepler bir yol buluyor giriyor çünkü. Dün bir tane daha vardı eve geldiğimde.
Alışılacak başka çare yok anlaşıldı.
Şubat gibi Okay Temiz Ritim Atölyesine mail atmıştım hiç ses çıkmamış, sinirlenmiş sonra attığım maili unutmuştum. Geçen hafta cevap geldi. O kadar yoğunlar ki ancak cevap geldi demek ki. Haftaya perşembe bir sınıf açılacakmış. En sonunda hayalimi oldukça geç de olsa gerçekleştiriyor olacağım.
Bir diğer isteğimde Darüşşafaka'nın havuzuna yazılmak. Bu gidişle ömürbillah para biriktiremeyeceğim anlaşılan o.
Bir diğer hussus da Ayder Seyahatinde beni ısıran tahtakuruları. Hepsi hemen hemen geçti ama kolumdaki ve bacağımdaki hala tatlı tatlı kaşınıyor.
Şimdi düşündüm de ne tuhaf insanım di mi her şey beni buluyor. Olsun eğleniyorum bu halimle arada isyan etsem de o da hakkım olsun ama di mi :))

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

I AM GONNA LIVE FOREVER.....


Internette surf işini ilk defa tam anlamıyla yapabiliyorum. Daha önce hiç böyle etkili bir şekilde internette gezinmemiştim. Evde kablolu internet edinemeyişim ve iyi çalışan bir bilgisayarımın olmayışı heralde buna etkendi. Gerçi şimdi evde kablolu internet bağlantım hatta yepyeni bir bilgisayarım olduğu halde evde internete giremiyorum. Bunun nedeni bilgisayarımın bana direnmesi ekran kartının değiştirilmek üzere Ankara'da olması. Şimdiye kadar 3 tane bilgisayarım oldu üçünü de huzurla kullanamadım. Hatta şöyle komik bir şey başımıza geldi. İşyerindeki arkadaş izin aldı ve tatile gitti. O tatildeyken e-postalarını kontrol etmek bana kaldı. Pazartesi geldim bilgisayarının başına. Bastım düğmesine açılmasını bekliyorum ama siyah ekran bir türlü gitmedi. Güvenli kipte çalıştırmak istiyor musunuz dedi. Tamam dedim ne yaptıysam ne ettiysem açamadım. Ertesi gün tekrar denedim yok. İnternetten kontrol etmeye başladım bende e-postaları. Arkadaş geldi bilgisayarını açtı. Hiç bir sıkıntı olmadan çalışmaz mı! Şaştım kaldım. Bilimsel bir araştırma var mı acaba elektronik aletleri dokunmadan bozan insanlar hakkında.

Nereden nereye geldim? Bir konu yazmak üzere yola çıkıyorum sonra neler anlatırken buluyorum kendimi.

İnternette surf diyordum di mi ? Bloglardan özendim, bende iz bırakmış severek izlediğim çizgi ya da dizilerle burdayım. Pek yakında :)
Eskiye pek düşkün olduğum halde çok da taze olmuyor hatırladıklarım. Dizinin konusunu dün izlemiş gibi anlatanlarla çok özeniyorum :)

Salı, Ağustos 28, 2007

ÜZÜNTÜ VE MUZ KABUĞU

Yazasım var ama güzel şeyler yazasım yok. Ne sıkıcıyım niye böyle oldum? Çok değil 5 gün sonra bir yaş artacağım. Ne acı ki artık 31 demem gerekecek. Özde 15 sözde 31 olacağım.
Nereye dönsem şekillenmiş rayına oturmuş hayatlar. Ben ne zaman baltanın tutturulmuş sapı değil de gerçek sapı olacağım kimbilir?
Ufak sorunlarla başa çıkabilmeyi nasıl öğreneceğim?

Buzdolabından bahsederim demiştim ama üşendim yazmadım. İşte özeti

O kadar araştırdım yok o yok bu derken "Miele" aldım. Buzdolabı ilk günden kar yapmaya, aşağıdaki sebzeleri dondurmaya başladı. Servisi aradık. Acaba dedik ayarını mı bilemedik. Servis geldi bir halt yapmadan gitti. Soğukluğu 1'e indirdi gitti. Servisin geldiği günün ertesi daha beter karlanmaya başladı dolap. Tekrar aradım servisi, gelen arkadaşlar ehil değildi anlayacak birini gönderin dedim. Gelmeden telefon ettiler birinde daha aynı problem olmuş termostad arızasıymış işte siparişi vermişler falanda filan. 2 ay oldu ne gelen var ne giden. Annem olaya el koydu. Merkezden arayacaklarmış. Dün aramışlar ama ben yoktum. Bugün için randevu talep etmişler. Bende aradım ama beni arayan çocuğu bulamadım. Dedimki 18.00'den sonra gelsinler. Sabah bir telefon Çağıl Hanım ben evinizin önündeyim. Allahım dedim siz niye geldiniz ben 18.00'den sonra dedim geveledim durdum. Cinlerim tepeme çıktı. Bir de hala olayı kavrayamadım çünkü gelen adamın termostadı değiştireceğini sanıyordum. Meğer gelen ayrıca bakacakmış. Bir de ben genel merkezi aramamışmışım dedim ki muhattap bildiğim telefon numarası dolabın üstündekiydi. O yetkili servismiş şöyleymiş böyleymiş. Biraz çaçaron olsam kendi kedime yemesem. Yeni buzdolabı istiyorum artık . Ama ezilip büzülmek istemiyorum. Üfff ki üffff!

Bir de akreplerden neden hala kurtulamadım bir bilen varsa allah rızası için söylesin ne yapmam lazım. Dün iki tane yavru vardı evde. Nasıl girmişler? Aklım ermedi.

Artık huzur istiyorum.

Pazartesi, Ağustos 27, 2007

:((

Boşverdim her şeyi.

Boşvermişliğin ürkütülücüğü sardı her bir yanımı.

İtiraf etmesi zor. Kendimi kandırarak geçiyor her dakikam.

Zevk aldığımı sandığım her şey bir yanılsama.

Zaman acımasızca geçiyor.

Değişen, gelişen hiçbir şey yok.

Cuma, Ağustos 24, 2007

HAVADAN SUDAN GEÇMİYOR HAYAT DURUM ÇOK CİDDİ!!!

Atam yattığın yerden kalkıp da baksan bunun için mi onca emek, çaba, üzüntü, sıkıntı çektik diyeceksin. Her şey 1923'ten öncesine dönmekte. Benim yaşarken kemiklerin kalbim sızım sızım sızlıyor.
Hıfzı Topuz'un Sabahattin Ali'yi anlatığı romanı Başın Öne Eğilmesin'i okuyorum. Bundan 60 sene önceki gelişmeler Sabahattin Ali'nin yazılarından örneklerden anladığım ne için her şey diye bir isyan noktasına getiriyor beni.
Gene dış devletlerin uşağı olmuşuz, devlete ait yerler birer birer satılıyor. Hergün bir cinnet, vahşet, sapıklık haberi. Daha da yozlaşmış beter bir toplum.
Evli değilim dolayısıyla çocuğum da yok. Ama çocuk doğurmak gerçekten istediğim bir şey değil. Bu gelişmeleri gördükçe ne gibi bir ülke ya da dünya kalacak ki bu yavrucaklara. Ne diye doğmadan kocaman bir yükle dünyaya getirelim onları.
Gene içim sıkıntı doldu. Gün geçmiyor ki kocaman bir " OHA " demiyim.