Salı, Haziran 22, 2010
Pazartesi, Haziran 21, 2010
YENİ HAFTA
İntihar edecek olsam aman kimse dur demeyecek anlaşıldı. Nerede bu blog kardeşliği. Pucca olacaktım da o zaman yardım ellerini görürdüm. Neyse kinaye bir tarafa yeni bir haftaya başladık. Cmartesi televizyonu açtığımda da karbasan gibi çöktü.Gencecik evlatlar toprak oldu gitti. Meymenetsiz hafta yaşanmışlıkları geride bıraktı. Ama etkileri yıllarca sürecek.
Her şeyin daha yolunda gittiği bir hafta olur inşallah.
İşyerinde savruk bir abimiz var. Hoş abi değil bir yaşçık büyük benden. Neyse arabanın anahtarını kaybetmiş. Yedeği de kaybolanın üzerinde. Ev anahtarı arabada. Böyle allahlık ali bey biri. Akılsız başın cezası bunlar dedim sonra kendi akılsızlıklarım aklıma geldi. Bu evde anahtarı aldım diye başka bir anahtarla kapıda kaldığım sonra teyzenin balkondan çatıya çıktığım çatından kendi balkonuma atladığımı anlattım. Ankara’da da kapıda kalmıştım rüzgârdan kapanmıştı bu sefer. Kapıya omuz atmış kırmış açmıştım. Ama öyle tamir edilemeyecek bir kırık değildi. Yıllarca öyle kullandık kapıyı. Böyle ani durumlarda beynim hızlı ama sanırsam abuk çalışıyor.
Gene aklıma gelen bir şey. Küçükken traktörün römorkunda gözlerim kapalı kendi etrafımda dönerken kendimi yerde bulmuştum. Allahtan da bir şey olmamıştı. Park halindeki römork tabii ki:)
Perşembe, Haziran 17, 2010
BAŞLIK YOK
Pazartesi sokağıma geldiğimde bir cinayetin üstüne geldiğimi öğrendim. Arabayı her zaman duvarının önüne park ettiğim evdeki adam gitmiş tam bizim evin karşısında oturan adamı vurmuş. Geldiğimde sokak insan kaynıyordu. Gece boyu ölen adamın karısı bağırdı durdu. Ertesi gün bir yavru kedi çıktı ortaya öyle bakıma muhtaç ve hırpalanmış haldeydi ki! Onu öylesine bıraktım diye tüm gün ağladım. Dün geldiğimde yavru kediyi sağ sağlim görünce sevindim. Bugün işe geldiğimde diğer binaya gitmek üzere her şey kaldırılmıştı. Birden kendimizi en eski binamızda bulduk. Buraya yerleşmek çok zor olmadı açıkcası. Ev taşımaktan daha kolay ofis taşıma işi. Bilgisayarımı kurup internet bağlantısını halledince gelen e-postalardan Pino'nun bana bir ölüm haberi verdiğini okudum. Ve hala perşembenin içindeyiz. Ben bu haftayı iki haftadır yaşıyor gibiyim. Üstüne üstlük yavru kedi de ortalarda yok.
Bilmiyorum sanırım ölüm eğilimim var. Bu intihar eğilimi değil ancak.
Pazartesi cinayet hadisesinde eve girmeden evsahibi teyzeye girdim. Korktuysan burada kal dediler. Ama korkmadım ki! Kendime bir şey olmasından zerre korku duymuyorum. Tüm endişem bana gelen insanların zarar görecek olma ihtimali. Esra Hanım niye size bir şey olmaz mı diye ironiyle sorunca bilmem bana bir şey olmayacakmış gibi geliyor dedim. Ya da kaybedecek bir şeyim yok dedim. Öyle diyince ciddileşti Çağıl Hanım ne oluyor size iki haftadır dedi. İntihar eğilimim var sandı. Kaç gündür onu düşünüyorum öyle bir eğilimim mi var diye. Bence öyle bir eğilimim yok ama bindiğim tekne batsa ne olur diye, otobüs denize uçsa ne olur diye düşündüğümü farkettim. Her şeyden başka salı günü sabah yeniköy sahilden iskeleye yürürken 900 küsur yılında yapılmış camiyi görünce kendim için o camiyi uygun buldum.
Bu ne biçim yazı oldu ben de bilmiyorum.
Çarşamba, Haziran 09, 2010
Bİ ŞEY YAPMALI
DÜŞÜN DÜŞÜN BOKTUR İŞİN. ONU BUNU GÖZLEMLEYİP ŞUNU BUNU DÜŞÜNMEK DEĞİL. İNSİN ARTIK ŞU VAHİY.
HAZİRAN MİLAD OLSUN. ARTIK DEĞİŞİM YA DA KEŞFEDİLME HİKAYESİ DUYMAK OKUMAK İSTEMİYOR BU KIRGIN KALP.
BIKTIM VALLAHİ DE BİLLAHİ.
BEYNİM Bİ MİLYON. BİR ARKADAŞ AKŞAMA KADAR İNTİHAR ETMESSİN Dİ Mİ YAZMIŞ. YOK DEDİM. BEBİŞLER VAR.
OFF FELEK YA BIKTIM SENDEN.
DELİRDİM SONUNDA EVET.
Salı, Haziran 08, 2010
ÇOK SIKICI BİR GÖNDERİ
2008 Ekim'inde taşındığımız yeni yerimizden, eski ayı inimize geri dönme vaktimiz geldi. Bu zamana kadar yeni bir işim olmadığı için baba evinden kaçmak için evlenen ama gene baba evine geri dönmek zorunda kalan biri gibi hissediyorum kendimi.
Haziran ve Mayıs sonu epey hareketli geçti. Şu boylu soylu -niye adı buysa o da ayrı bir şey- yelkenlileri görmeye gittik. Güzellerdi şansıma boğazdan geçerlerken açık hallerini de görmüştüm. Sonra Pinomlar ikinci balayına ve Bob Dylan konserine geldiler. Ebey güzel vakit geçirdim sayelerinde. Onlar sabah ben akşam yola koyuldum Ankara'ya vardık. Daha önce burada dedikodusunu yaptığım arkadaşı evlendirdik. Ben yakın arkadaş düğünlerinde eğlenemiyorum onu öğrendim. Hele de müzik felaketse. Zati masadaki herkesler anne baba olmuş düğün onlar için bir işkence halinde. Neyse bir sıkıcı düğünü atlattıktan sonra sırada hiç de sıkıcı olmayacağını düşündüğüm bir başka düğün var. Allahtan Ankara'ya ya da başka bir yere gitmek zorunda olmadığım bir organizasyon.
Onun dışında sel aldı götürdü İstanbul'u. Hatta benim damım bile akmaya başladı. Benim için son derece olağan karşılayacağım bir havadis. Yangın değil ya alt tarafı çatıdan su akıyor. Koy leğeni bekle dolsun diye.
Böyle sokağa çıkıp manyaklar gibi bağırmak istiyorum. Bir ara OSHO meditasyonları yaparkene bağırıp çağırdığımız bir şey vardı. Ne güzeldi o harbi. Kundalini miydi yoksa başka bir şey mi?
Gidiyorum şimdilik uykum geldi.
Çarşamba, Mayıs 26, 2010
AKLIM KARIŞIK
Öylesine eğitimsiz bir halk geliyor ki! Gümbür gümbür hem de! 20 yıl sonra nüfusumuz olsun 150 milyon 5 milyonu çıkar gerisini at çöpe. Ay daha fazla yazmayayım içimden bir hitler çıkacak gibi hissediyorum. Neyse sonuçta düşüncelerim çok sağlıklı değil böylesine bir antipati varken bizi kimbilir neler bekliyor?
Cuma, Mayıs 21, 2010
UTANCIM BÜYÜK
Çarşamba, Mayıs 12, 2010
KULLANDIĞIMIZ DEYİMLERİN HİKAYELERİ
http://www.cidetr.com/forum/showthread.php?t=10348
Ben de edepsiz bir eşek hikayesinin nereden geldiğini biliyorum ama anlatmaya popom yemio.
"Eşek ...ünü sallama bizim gelin burdadır" teyzem çok kullanır. Evet bizim aile biraz böyle sözleri kullanan kesimden:)
Salı, Mayıs 11, 2010
SON DAKİKA ÜLKESİ TÜRKİYE
Deniz Baykal mevzusu ile ilgili bir iki kelam etmeden gitmeyeyim madem bir gönderi yazıyorum.
Baştan belirteyim videoyu seyretmedim. Seyretmeyi de ne kadar meraklı olursak olalım doğru bulmuyorum. Bizim gibi meraklılar olduğu için böylesine prim yapıyor bu tip fantazisel videolar. Seyreden olmazsa bunu çekmeye gerek duyan tecavüzkar tipler de türemez. Bir de ister aldatır ister aldatmaz. Buna kimse de karışamaz. Herkesin başına gelebilecek bir hadise. Aaaa ne kadar ayıp demenin manası da yok. Uçkurun ve aşkın hangi boka konacağı belli olmaz.
Neyse gelelim esas konuya koltuğuna böylesine bağlanmış birinin bu şekilde koltuğunu terketmiş olması bayağı bir yıkım olmuş olmalı. Ama işgüzar Chp'lilerin anket düzenleyip Baykal'ı geri çağırıyor olmaları da başka bir hadise. Gün gelir devran döner de Chp adam gibi birini bulup çıkartırsa belki de padişahlıktan kurtuluruz.
Bakalım bu kadar hızla değişen gündem de yarın ki son dakikalar ne olacak?
Perşembe, Mayıs 06, 2010
BREAKING BAD
Taptığım dizilerin listesini yayınlamaktan bahsetmiştim bir aralar. Yapılacak bir çok şey gibi o da geçti gitti bu blog sayfasında.Ancak şu aralar taptığım bir dizi var gerçekten bitmesin ben ölene kadar devam etsin isteyebileceğim bir dizi.
"Breaking Bad" den bahsediyorum pek tabii. Bir dizi her yönüyle süper ötesi mi olur? Yemişim Lost'u. Lost ilk çıktığında dibimiz düştü amanin bu ne böyle diye. Her yeni bölümü iştahla bekler olduk. Geldiğimiz nokta da o kadar boş ve hoş ki . Yani 6. sezonun 14.bölümünü yerlere göklere sığdıramamışlar ama vallahi en salak bölümlerden biriydi. Aynı Alias'ta olduğu gibi çok sıçmık bir şekilde bitecek.
Bu arada ben çok terbiyesiz olmuşum Aycan öyle diyor. Yazdıklarım çok ayıpmış.
Neyse Breaking Bad'e geri dönelim. Bu dizi de oyunculuklar muhteşem. Yani sıradan bir tip bile muhteşem. Bu kadar gerçek başka bir dizi görmedim. Dizinin çekilirken kullanıldığı renkler. Portakal tonlarının ağırlığı o da süper. Olayın geçtiği yeri izlemekle kalmıyor sanki orada yaşıyorsunuz. O sıkıntıyı, kasveti, durgunluğu, zamanın geçmek bilmemesini, acıyı, kederi, öfkeyi her şeyi. Malcom In The Middle'daki babayı canladıran Brysan Cranston burada Walt karakterinde. Ya adama hastayım yemin ederim bu kadar mı güzel oynanır. Sünepe bir kimya öğretmeninden psikopatlaşan cooker'a (bunu bilerek ingilazca yazdım ki diziyi bilmeyen şey olmasın) nasıl dönüşülür.
Jesse Pinkman karakteri ise öyle güzel bitch diyor ki. En sevdiğim küfür haline geldi.
You bitch!
Salı, Mayıs 04, 2010
AKLIM FİKRİM ALMIYOR
Peki madem öyle millet bakamadığı çocuğu niye doğuruyor. Son padişah neden doğurun da doğurun diyor. 3 yetmez 5 yetmez 10 tane diyor. Bakamadığın sonuncunda iyi eğitim alamayan, aç bi ilaç, sünger beyin, bir sürü suça meyili çocuk neden ürüyor. Ya ben bugün evlensem çocuk yapar mıyım diye kara kara düşünüyorum. Nasıl bakarım ne ederim diye. Neden fakir olan yürümeye ayakkabısı olmayan halk ben nasıl bakarım ne ederim demiyorum. Yemin ederim aklım fikrim almıyor.
Cuma, Nisan 30, 2010
YENİ TAPINAK
Öğlen yemekte birden kendimi bloga yazacaklarımı tasarlarken buldum.
Öğlen yemeğe çıkarken de ajandama bugünün karşısına mutsuz ikonumu çizmeyi unutmayayım dedim. Evet pazartesinden beri tarihlerin karşısına ikonlar çiziyorum. Dönüp baktığımda ne haldeymişim göreyim diye. Arkadaşımın aldığı Giller ajandam bir çeşit günlük görevi görüyor benim için. Açıp baktıklarında inci misali yazılmış çizilmiş bir sürü şeyi gördüklerinde Çakıl işte dediler. Her şeyi not etmeyi severim. Biriktirmeyi severim ama konuda disiplinli değilim ne yazık ki! Gezip, gördüğüm, gittiğim, seyrettiğim her şeyin broşürlerini, biletlerini birktirdiğim bir de albümüm var. Çoğu da yapıştırılmayı bekliyor pek tabii. Ölürsem çöp olacak ıvır zıvır.
Neyse nereden başlasam bilmiyorum. Karman çorman bir gönderi olacak bu.
Evimi taşıdım. Biricik evimden çıktım. Her çeşit olumsuzluğuna rağmen 3 yıl boyunca yaşadığım tapınağımdan. Yatağımdan kimler geldi kimler geçti. Ben yatağa attım diye algılamayın hemen. O kadar çok tek, çift insan ağırladık ki! Hepsinin anıları da tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı. Bir ara yataktan geçen çiftlerin çeteresini çıkarıyordum. Mutlu sonla bitenler mutlu sonla bitmeyenler sonra vazgeçtim. Neyse şimdiki evim çok güzel bir boğaz manzarasına sahip. Tavanları lambiri sevimli bir tapınak olma yolunda. Tek sıkıntımız duvarlar çok ince. Osursan duyulur cinsten. Yumuk ile Mumuk da hayatlarının en kuduruk günlerini yaşadıkları için altımdakiler geçenin üçünde beşinde çıkan pat pat seslere ne diyorlar bilmiyorum. Her gün bir vukuatımız oluyor. Ya saksı devriliyor ya eski ütü dolabın üstünden yere düşüyor. Girip çıkmadıkları delik yok. Nasıl yalnız bırakıp bir yere gideceğim şimdilik hiç bilmiyorum. Eski evde saraydaymışız meğer. Gürültümüzü duyan yoktu. Kurcalayacakları şeyler ise kilit altındaydı. Neyse varsın böyle gitsin hayat.
Belki bir iş bulmuş olabilirdim bu satırları yazarken. Sessiz sedasız bulmuş olacağım tam benlik bir iş olacaktı hem de. Ama her bu tip hikaye gibi bu da kapandı gitti. Çarşamba iş çıkışı görüşürüz öğlenden konuşuruz diyen kız. Çarşamba öğlen aradığımda sen de kimsin ses tonuyla konuşup bir saat sonra arayabilir miyim diyerek telefonu kapadı. Sonra aramak sormak yok. Aracıya dedim bu ne iş diye. O da biraz cins o galiba diyip. Patronun krizden sebep eleman alınımını durduğunu mesaj yoluyla kendisine ilettiğini söyledi. İş ne miydi? Gavurlara Türkiye'ye yerleşmede asistanlık hizmeti. Üzüntü ve muz kabuğuma geri döndüm. İş bulma konusunda çaba sarfetmezken böyle bir fırsat süper gözükmüştü gözüme.
Bunlar olup biterken. İşine insana saygısı olmayan insanlara diş bilemelerim elbette yoğunlaştı. Artık nasıl bir saygıysa insanlardaki çarşamba sözleştiğin halde arayıp haber verme Zahmetine girmeyip kişi aradığında ise bir saat sonra geri döneceğini söyleyip aramamak. O kişinin birden yok olmasına mı neden oluyor? O kişi yok oldu sorun bitti mi sanılıyor? Ama gel gör ki öyle olmuyor. O kişi orada bir cevap bekliyor.
Riyakarlık, açık olmayan sözler, haksızlık hiç katlanamayacağım durumlar.
Bu arada meşhur Miele'min tekrar bozulduğunu da bilmiyorsunuz tabii. Neticeye varamadığımızı. Sonra Almanya Miele'ye almanca bir e-posta gönderdiğimi filan. Bakalım Almanya'dan gerekli departmana ilettik diye bir cevap geldi. Bekleyip göreceğiz.
Bu arada e-posta'ya mail denmesine de kıl oluyorum. Ben de yaptıysam zamanında kafama taş düşsün. Ayşe Arman'a iki kere e-posta gönderdim. MAIL demeyin şuna diye. Ama kadın hala mail yazıyor. Ben de sosyopat gibi çıldırıyorum oturduğum yerden.
Arnavutköy'ün esnafı da en tok esnaf. Herkes kira zengini öyle tahmin ediyorum. Kafaya göre takılıyorlar. Bir de ufacık mahallede 10 tane elektrikçi hırdavatçı olur mu? Oluyor:)
Bir de bu evin sokağında arabalar hiç hareket etmiyor. Evin biraz uzağında dip köşe bir yere koydum arabayı ama aklım da kaldı ha!
Angelina Jolie'in 5 yıl korumalığını yapan herif açıklamış. Angelina'nın iki yüzü var diye. Valla bana da hep öyle geliyor. Hiç ısınamadım o hatuna. Erkeklerin lezbişlerin ağzının suyunu akıtıyor ama Bradciğim kurtul şu kadından. Çok fenaymış bak anlatılana göre. Çok fettan çok.
Ha bir de Tom Cruise'la Kati'nin kızı Suri'nin giydiği ayakkabılara bir ara magazinciler takılmıştı da. Kız bit kadar giydiği topuklu ayakkabılar kafam kadardı. Yani bana adres verseler ben de alsam. Hem yuh dedim hem de özendim yahu. 34 numarası vardır kesin o ayakkabıların.
SADECE İZLİYORUZ

Neden yazmıyorum? İçimden gelmiyor.
Neden içimden gelmiyor? Bilmem! Halbuki yazacak şeyler birikti.
Ben gene yukarıdan hayatımı, hayatı izleyerek yaşamaya başladım.
Olan bitene arada takılarak facebook'ta esip gürleyerek, bazen hiç dillendirmeden yaşıyorum şu günleri.
Sevimsiz şeyler oluyor ne yazık ki! Sanki miktarı daha da arttı. Güzel bir gelecek bizi bekliyor demek çok zor. O yüzden çingene misali anı yaşıyor, üzülüp, seviniyoruz.
Geçen annemin arkadaşlarıyla oturup konuşurken eski bir arkadaşlarından bahsediyorlardı. İdaelleri uğruna hapis yatmış, işkence görmüş, kızını hapiste doğurmuş birinden. Bir tanesi dedi ki bizim onu anlamamız çok zor. Biz aile kurmuştuk, çocuklarımız olmuştu, hayat gailemiz farklıydı. Çocukları, günlük yaşamımızı düşünüyorduk. O ise öyle değildi diye. Hepimiz şimdi öyleyiz günlük yaşamımızı düşünüyor, yaşıyoruz. Üç beş insan yaşananların kavgasını veriyor meydanlara çıkıp bağırıp çağırıyor. Sonuç değişmiyor o ayrı. Habire bir yerde şu saatte şunun eylemi diye etkinlik bildirisi geliyor. Ama insanın işinin gücünün olmaması sadece bu iş için yaşaması lazım. Hangi birine koşacağız. Kendi yaşam alanımızın dışına çıkacağız. İzliyorum sadece ve izlemek beni hiç mutlu etmiyor. Köşeme çekiliyorum iyice. Yaşama dahil olamıyorum.
Pazartesi, Nisan 05, 2010
ORANGUTANLAR

Gene nevrim döndü. İnterneti, gazetesi, televizyonu olmayan bir yere göç etmek istiyorum. Okudukça çişiyorum. Nestle ile ilgili Greenpeace'ten e-posta geldi. Kitkat'ın içine koydukları bir malzemeyi Endenozya'daki yağmur ormanlarından tedarik ediyorlarmış. Oradaki firma da yasadışı yollardan yapıyormuş o işi. Orangutanların yaşam alanı zaten tehdit altındayken iyice beter olmuş.
Ben Orangutanları çok severim imkan olsa bi tane orangutanım olsa o derece. Kedi bir bunlar iki. Ha bir de zürafaa ve fil de var neyse onlar başka mesele.
Abur cuburumuz eksik kalsın. Her bir şeyi yemek zorunda mıyız kardeşim. Üreteceksen herhangi bir şey zarar vermeden üret.
http://www.greenpeace.org/turkey/campaigns/enerji/kit-kat
Linki yukarıda.
Bu arada nevri dönmek midesi bulanmak anlamına geliyormuş. Ben ise gözlerim karardı anlamında kullanmıştım. Yanlış oldu heralde neyse kalsın öyle.
Perşembe, Nisan 01, 2010
HER ŞEYE BOK ATAN ÇAKIL

Ben bir şeyi anlamakta zorlanıyorum. O da Swarovski taşlar.
Elbette zevkler ve renkler ama bence çok kıro yahu. Hem imitasyon şeylere benziyor. Yani niye bir insan bir insana Swarsovski taşlarla bezeli bir şeyler hediye eder. Hele o saatler çok fena. Yazık valla o paraya.
Bana illa mücevver almak istenirse. Ben yeşim ve zümrüt tercih ederim. Öyle elmas da istemem. Bütün elmaslar kanlı bence. Her ne kadar sertifikaları olsa da. Ne şekilde çıkartıldıkları ya çıkartan işçilere neler ödendiği belli. Belçika'yı onu bunu zengin etmekten öte değil.
Yeşim ve zümrüt nasıl çıkartılıyor ki acep? Sömürüsü var
sa onu da istemem.Niye tek taş takıntısı var onu da anlamıyorum.
Bakır telli bu yeşim yüzük bi sürü tek taştan daha güzel.
Pazartesi, Mart 29, 2010
FESAT SENİ
Bu demektir ki kötü düşünce gelir seni bulur. Düşünme, fesat olma iyi ol ki dönüp dolaşıp kötülük seni bulmasın.
BAHAR GELMEYE DİRENİYOR AMA BENİM İÇİM İÇİME SIĞMIYOR
Ama hayat devam ediyor.
Uzunca zamandır hayalini kurduğum Arkeoloji Müzesi gezimi gerçekleştirdim. Çidom'u da yanıma kattım. Disk Atan Atlet heykelini gidip gördük. British Museum'dan Nisan'a kadar sergilenmek üzere getirilmiş. Onun dışında Marmaray kazısından çıkan eserler sergileniyordu. İstanbul'un altından tarih fışkırıyor anlayacağınız. Müzenin binası zamanla bakımsız hale gelmiş. Eski devlet dairelerini andırıyordu. Bu kadar çok oturma alanının olduğu başka müze görmedim. Bunu çok güzel bir özellik olarak söylüyorum. Çünkü müzelerde gezersiniz gezersiz sonra bitap düşersiniz oturma alanı arayıp bulmak için döner durursunuz. Burası aramadan karşınıza çıkıyor. Biraz MTA'nın kütüphanesini ve müzesini andırdı. Bu vesile ile MTA müzesinin kapalı oluşunu da esefle kınıyorum. Hala daha kapalıysa tabii. Örümcek beyinli fütursuz insanlar.
Neyse 10'a kadar saydım sakinledim.
Bu arada çok az insanın bildiği bir yeniliğim olacak yakın zamanda. Her şey netleşince dile getirmeyi doğru buluyorum. Fotoğraflarla özellikle.
Kış daha bitmedi ama benim içime bahar çoktan geldi.
Bir de artık düşündüklerini dile getiren Çakıl'ı çok seviyorum.
Cuma, Mart 26, 2010
DEXTER
NAPTIN DUMAN
Bunu atlamadan geçemeyeceğim. Duman'ın solist Kaan Tangöze neden Seçkin Piriler ile evlendi. Anlamakta zorlandığım hadiselerden biri. Hani son dakikalık bir şey de değil. 4 yıl ilişkileri sürmüş. Vallahi çocuk fotoğraflarda sanki hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi. Dayamışlar uyuşturucuyu kızı vermişler yanına. Hani düğüne gelen tayfanın fotoğrafları daha beter. Abicim sen koskoca Duman'sın yakıştı mı şimdi sana Paris Hilton kılıklı biriyle evlenmek. Erkek dünyanın en zekisi en etelektüeli de olsa erkek. İki meme, bir popo bir de sarışın saç kombinasyonu olsun gerisi boş.
Pazartesi, Mart 22, 2010
OKSİJEN SARHOŞUYUM
Geçen hafta hafif stresli bir hafta oldu benim için. Asabımı bozan nükleer fizikçi. Dertlenip ağlayan arkadaşlarım. Olanları o hafta içine hapsedip. Cuma günü işten abimle elvira'yı evde bulacağımı bilerek çıktım. Çok uzun zamandır da uğrayamadığım pazarıma uğradım. Hava çabuk kararmadığı için erkenden toplanıp gitmiyorlar pazarcılar. Ben de uzun zamandır ilk defa bir cuma direkt eve gittim.
Elvira bana takı malzemeleri getirmiş İspanya'dan çok sevimli şeyler. Annemin de bir arkadaşı Amerika'dan keçe getirmişti. Yani millete kalmadım hıh!!!
Cumayı evde yemek yiyerek geçirdik. Sonra da erkenden sızdık. Ertesi günü sabah erkenden Beşiktaş'a attık kendimizi. Bilenler bilir ilkel ama sevimli bir kahvaltıcı var çarşının içinde. Demir maşrapayla süt veriyorlar öyle bir yer. Orada tıka basa karnımızı doyurup. Çarşıyı tavaf ettik vaktimiz elverdiğince. Beşiktaş favori mekanım her şeyi bulacağınız, sevimli bir sürü mağazası olan bir semt. Damak tadımın eksikliği yüzünden nerede ne yemek yenir hiç bilmem ama nereden ne alınır çok iyi bilirim hele de ilginç şeyleri.
Kendime Çakıl'ın olduğu bir tişört aldım.
Neyseciğime oradan apar topar eve gelip gece sülalenin toplu doğum günü toplaşması için hazırlığımızı bitirdik. Sonra Nostoni'de fasıllı geceye gittik. Annemin kuzeninin çocuklarının lokantası. Orada içimden bir Asena çıktı. Ben kendimle tanıştım. Nasıl bir göbek atmaysa artık darbukacı dümletti ben teklettim:) Daha önce bahsettiğimi hatırlamıyorum. Annem tarafı safkan lazdır. Laz böreğinın tadı damağımda kaldı gecenin sonunda.
Ertesi gün de çok güzel bir pazar geçirdik dünyalara bedeldi. İyi ki Yeniköy'de oturuyorum diye şükrettim. Yeniköy Kahvesi'nde tıka basa yapılan kahvaltından sonra annemi, abimi elvira'yı arkada sokaklarda keşif turuna çıkardım. Sonra iskeleden Beykoz'a geçtik. Orada belediyenin tesislerine türk kahvesi içmeye gittik. Sonra kalktık teknede balık ekmek yedik, Karadeniz levreğini alıp evimizin yolunu tuttuk. Çayımızla Valladolid'ten gelen kurabiyelerimizi yedik. O kadar dinlendirici bir hafta sonuydu ki! Çok uzun zamandır böylesini yaşamamıştım.
Dertler tasalar gömüldü gitti toprağın altına. Huzurlu ailemlen gurur duydum.
Ve tabii ki bebişlerim iyi ki varlar.