Çarşamba, Mayıs 26, 2010

AKLIM KARIŞIK

Aklım biraz karışık. Hani taş atan çocuklar var ya onları nasıl cezalandırmak gerek ya da yaptıklarını yanlış bir şey olduğu anlatmak. BBC yüzlerce terörist çocuk hapis cezası aldı diye bir haber yapmış. Filistin'de İsrailli askerlere taş atan çocuklara böylesine kızmıyorken bunlara neden böylesine kızıyorum ben. Bundan tam bir sene evvel Ankara'ya giderken otobüse taş atan çocuklar yüzünden başımıza gelenleri yazmıştım. O zaman gerçekten çok kızmıştım. Elime geçirsem evire çevire döver bir yere kapatırdım heralde atanları. Şimdi çocuk diyerek geçmeli mi insan? Onun muhakeme yeteneği yok o yüzden maruz görülmeli mi hepsi ? Yani bu insanlar nasıl eğitilir, nasıl işin içinden çıkılır? Ülkesinden nefret eden bir sürü küçük çocuk yetişiyorken biz nasıl bazı şeyleri düzeltebiliriz.

Öylesine eğitimsiz bir halk geliyor ki! Gümbür gümbür hem de! 20 yıl sonra nüfusumuz olsun 150 milyon 5 milyonu çıkar gerisini at çöpe. Ay daha fazla yazmayayım içimden bir hitler çıkacak gibi hissediyorum. Neyse sonuçta düşüncelerim çok sağlıklı değil böylesine bir antipati varken bizi kimbilir neler bekliyor?

Cuma, Mayıs 21, 2010

UTANCIM BÜYÜK

RTE'nin artık kendine gelmesi lazım. Bir insan bu kadar ne dediğini bilmeden konuşmaz. Hele ki bir ülkenin başbakanıyken. Sırf kendisinden dolayı yaşadığım yüzyıldan ve yerden utanıyorum.

Çarşamba, Mayıs 12, 2010

KULLANDIĞIMIZ DEYİMLERİN HİKAYELERİ

Keçileri kaçırmak deyiminin hikayesi burada anlatılmış pek hoş.

http://www.cidetr.com/forum/showthread.php?t=10348

Ben de edepsiz bir eşek hikayesinin nereden geldiğini biliyorum ama anlatmaya popom yemio.

"Eşek ...ünü sallama bizim gelin burdadır" teyzem çok kullanır. Evet bizim aile biraz böyle sözleri kullanan kesimden:)

Salı, Mayıs 11, 2010

SON DAKİKA ÜLKESİ TÜRKİYE

Artık bahar geldi diyebiliriz. Ne bitmez kıştı. Gerçi ben hala mont üstü bir başka yelek mont ve şal ile geziyorsam da bugün iş yerinde ayak sobamı yakmadan günü geçirebildim. Hatta şu an pencere bile açık.

Deniz Baykal mevzusu ile ilgili bir iki kelam etmeden gitmeyeyim madem bir gönderi yazıyorum.

Baştan belirteyim videoyu seyretmedim. Seyretmeyi de ne kadar meraklı olursak olalım doğru bulmuyorum. Bizim gibi meraklılar olduğu için böylesine prim yapıyor bu tip fantazisel videolar. Seyreden olmazsa bunu çekmeye gerek duyan tecavüzkar tipler de türemez. Bir de ister aldatır ister aldatmaz. Buna kimse de karışamaz. Herkesin başına gelebilecek bir hadise. Aaaa ne kadar ayıp demenin manası da yok. Uçkurun ve aşkın hangi boka konacağı belli olmaz.

Neyse gelelim esas konuya koltuğuna böylesine bağlanmış birinin bu şekilde koltuğunu terketmiş olması bayağı bir yıkım olmuş olmalı. Ama işgüzar Chp'lilerin anket düzenleyip Baykal'ı geri çağırıyor olmaları da başka bir hadise. Gün gelir devran döner de Chp adam gibi birini bulup çıkartırsa belki de padişahlıktan kurtuluruz.

Bakalım bu kadar hızla değişen gündem de yarın ki son dakikalar ne olacak?

Perşembe, Mayıs 06, 2010

BREAKING BAD

Taptığım dizilerin listesini yayınlamaktan bahsetmiştim bir aralar. Yapılacak bir çok şey gibi o da geçti gitti bu blog sayfasında.

Ancak şu aralar taptığım bir dizi var gerçekten bitmesin ben ölene kadar devam etsin isteyebileceğim bir dizi.

"Breaking Bad" den bahsediyorum pek tabii. Bir dizi her yönüyle süper ötesi mi olur? Yemişim Lost'u. Lost ilk çıktığında dibimiz düştü amanin bu ne böyle diye. Her yeni bölümü iştahla bekler olduk. Geldiğimiz nokta da o kadar boş ve hoş ki . Yani 6. sezonun 14.bölümünü yerlere göklere sığdıramamışlar ama vallahi en salak bölümlerden biriydi. Aynı Alias'ta olduğu gibi çok sıçmık bir şekilde bitecek.

Bu arada ben çok terbiyesiz olmuşum Aycan öyle diyor. Yazdıklarım çok ayıpmış.

Neyse Breaking Bad'e geri dönelim. Bu dizi de oyunculuklar muhteşem. Yani sıradan bir tip bile muhteşem. Bu kadar gerçek başka bir dizi görmedim. Dizinin çekilirken kullanıldığı renkler. Portakal tonlarının ağırlığı o da süper. Olayın geçtiği yeri izlemekle kalmıyor sanki orada yaşıyorsunuz. O sıkıntıyı, kasveti, durgunluğu, zamanın geçmek bilmemesini, acıyı, kederi, öfkeyi her şeyi. Malcom In The Middle'daki babayı canladıran Brysan Cranston burada Walt karakterinde. Ya adama hastayım yemin ederim bu kadar mı güzel oynanır. Sünepe bir kimya öğretmeninden psikopatlaşan cooker'a (bunu bilerek ingilazca yazdım ki diziyi bilmeyen şey olmasın) nasıl dönüşülür.

Jesse Pinkman karakteri ise öyle güzel bitch diyor ki. En sevdiğim küfür haline geldi.

You bitch!



Salı, Mayıs 04, 2010

AKLIM FİKRİM ALMIYOR

Bir şeyi anlamakta zorlanıyorum. Aslında bir değil birçok şeyi de hadi şimdilik bir diyelim. Devletin bakanı Kavafspor açıklamış Son 8 yılda “Şüpheli” sıfatıyla adliyeye sevk edilen çocuk sayısı 77 bine dayandı. 52 bin aile de, ‘’Çocuğuma siz bakın’’ diyerek Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna başvurdu.

Peki madem öyle millet bakamadığı çocuğu niye doğuruyor. Son padişah neden doğurun da doğurun diyor. 3 yetmez 5 yetmez 10 tane diyor. Bakamadığın sonuncunda iyi eğitim alamayan, aç bi ilaç, sünger beyin, bir sürü suça meyili çocuk neden ürüyor. Ya ben bugün evlensem çocuk yapar mıyım diye kara kara düşünüyorum. Nasıl bakarım ne ederim diye. Neden fakir olan yürümeye ayakkabısı olmayan halk ben nasıl bakarım ne ederim demiyorum. Yemin ederim aklım fikrim almıyor.

Cuma, Nisan 30, 2010

YENİ TAPINAK













Öğlen yemekte birden kendimi bloga yazacaklarımı tasarlarken buldum.

Öğlen yemeğe çıkarken de ajandama bugünün karşısına mutsuz ikonumu çizmeyi unutmayayım dedim. Evet pazartesinden beri tarihlerin karşısına ikonlar çiziyorum. Dönüp baktığımda ne haldeymişim göreyim diye. Arkadaşımın aldığı Giller ajandam bir çeşit günlük görevi görüyor benim için. Açıp baktıklarında inci misali yazılmış çizilmiş bir sürü şeyi gördüklerinde Çakıl işte dediler. Her şeyi not etmeyi severim. Biriktirmeyi severim ama konuda disiplinli değilim ne yazık ki! Gezip, gördüğüm, gittiğim, seyrettiğim her şeyin broşürlerini, biletlerini birktirdiğim bir de albümüm var. Çoğu da yapıştırılmayı bekliyor pek tabii. Ölürsem çöp olacak ıvır zıvır.

Neyse nereden başlasam bilmiyorum. Karman çorman bir gönderi olacak bu.

Evimi taşıdım. Biricik evimden çıktım. Her çeşit olumsuzluğuna rağmen 3 yıl boyunca yaşadığım tapınağımdan. Yatağımdan kimler geldi kimler geçti. Ben yatağa attım diye algılamayın hemen. O kadar çok tek, çift insan ağırladık ki! Hepsinin anıları da tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı. Bir ara yataktan geçen çiftlerin çeteresini çıkarıyordum. Mutlu sonla bitenler mutlu sonla bitmeyenler sonra vazgeçtim. Neyse şimdiki evim çok güzel bir boğaz manzarasına sahip. Tavanları lambiri sevimli bir tapınak olma yolunda. Tek sıkıntımız duvarlar çok ince. Osursan duyulur cinsten. Yumuk ile Mumuk da hayatlarının en kuduruk günlerini yaşadıkları için altımdakiler geçenin üçünde beşinde çıkan pat pat seslere ne diyorlar bilmiyorum. Her gün bir vukuatımız oluyor. Ya saksı devriliyor ya eski ütü dolabın üstünden yere düşüyor. Girip çıkmadıkları delik yok. Nasıl yalnız bırakıp bir yere gideceğim şimdilik hiç bilmiyorum. Eski evde saraydaymışız meğer. Gürültümüzü duyan yoktu. Kurcalayacakları şeyler ise kilit altındaydı. Neyse varsın böyle gitsin hayat.

Belki bir iş bulmuş olabilirdim bu satırları yazarken. Sessiz sedasız bulmuş olacağım tam benlik bir iş olacaktı hem de. Ama her bu tip hikaye gibi bu da kapandı gitti. Çarşamba iş çıkışı görüşürüz öğlenden konuşuruz diyen kız. Çarşamba öğlen aradığımda sen de kimsin ses tonuyla konuşup bir saat sonra arayabilir miyim diyerek telefonu kapadı. Sonra aramak sormak yok. Aracıya dedim bu ne iş diye. O da biraz cins o galiba diyip. Patronun krizden sebep eleman alınımını durduğunu mesaj yoluyla kendisine ilettiğini söyledi. İş ne miydi? Gavurlara Türkiye'ye yerleşmede asistanlık hizmeti. Üzüntü ve muz kabuğuma geri döndüm. İş bulma konusunda çaba sarfetmezken böyle bir fırsat süper gözükmüştü gözüme.

Bunlar olup biterken. İşine insana saygısı olmayan insanlara diş bilemelerim elbette yoğunlaştı. Artık nasıl bir saygıysa insanlardaki çarşamba sözleştiğin halde arayıp haber verme Zahmetine girmeyip kişi aradığında ise bir saat sonra geri döneceğini söyleyip aramamak. O kişinin birden yok olmasına mı neden oluyor? O kişi yok oldu sorun bitti mi sanılıyor? Ama gel gör ki öyle olmuyor. O kişi orada bir cevap bekliyor.

Riyakarlık, açık olmayan sözler, haksızlık hiç katlanamayacağım durumlar.

Bu arada meşhur Miele'min tekrar bozulduğunu da bilmiyorsunuz tabii. Neticeye varamadığımızı. Sonra Almanya Miele'ye almanca bir e-posta gönderdiğimi filan. Bakalım Almanya'dan gerekli departmana ilettik diye bir cevap geldi. Bekleyip göreceğiz.

Bu arada e-posta'ya mail denmesine de kıl oluyorum. Ben de yaptıysam zamanında kafama taş düşsün. Ayşe Arman'a iki kere e-posta gönderdim. MAIL demeyin şuna diye. Ama kadın hala mail yazıyor. Ben de sosyopat gibi çıldırıyorum oturduğum yerden.

Arnavutköy'ün esnafı da en tok esnaf. Herkes kira zengini öyle tahmin ediyorum. Kafaya göre takılıyorlar. Bir de ufacık mahallede 10 tane elektrikçi hırdavatçı olur mu? Oluyor:)

Bir de bu evin sokağında arabalar hiç hareket etmiyor. Evin biraz uzağında dip köşe bir yere koydum arabayı ama aklım da kaldı ha!


Angelina Jolie'in 5 yıl korumalığını yapan herif açıklamış. Angelina'nın iki yüzü var diye. Valla bana da hep öyle geliyor. Hiç ısınamadım o hatuna. Erkeklerin lezbişlerin ağzının suyunu akıtıyor ama Bradciğim kurtul şu kadından. Çok fenaymış bak anlatılana göre. Çok fettan çok.

Ha bir de Tom Cruise'la Kati'nin kızı Suri'nin giydiği ayakkabılara bir ara magazinciler takılmıştı da. Kız bit kadar giydiği topuklu ayakkabılar kafam kadardı. Yani bana adres verseler ben de alsam. Hem yuh dedim hem de özendim yahu. 34 numarası vardır kesin o ayakkabıların.

SADECE İZLİYORUZ


Neden yazmıyorum? İçimden gelmiyor.
Neden içimden gelmiyor? Bilmem! Halbuki yazacak şeyler birikti.

Ben gene yukarıdan hayatımı, hayatı izleyerek yaşamaya başladım.

Olan bitene arada takılarak facebook'ta esip gürleyerek, bazen hiç dillendirmeden yaşıyorum şu günleri.

Sevimsiz şeyler oluyor ne yazık ki! Sanki miktarı daha da arttı. Güzel bir gelecek bizi bekliyor demek çok zor. O yüzden çingene misali anı yaşıyor, üzülüp, seviniyoruz.

Geçen annemin arkadaşlarıyla oturup konuşurken eski bir arkadaşlarından bahsediyorlardı. İdaelleri uğruna hapis yatmış, işkence görmüş, kızını hapiste doğurmuş birinden. Bir tanesi dedi ki bizim onu anlamamız çok zor. Biz aile kurmuştuk, çocuklarımız olmuştu, hayat gailemiz farklıydı. Çocukları, günlük yaşamımızı düşünüyorduk. O ise öyle değildi diye. Hepimiz şimdi öyleyiz günlük yaşamımızı düşünüyor, yaşıyoruz. Üç beş insan yaşananların kavgasını veriyor meydanlara çıkıp bağırıp çağırıyor. Sonuç değişmiyor o ayrı. Habire bir yerde şu saatte şunun eylemi diye etkinlik bildirisi geliyor. Ama insanın işinin gücünün olmaması sadece bu iş için yaşaması lazım. Hangi birine koşacağız. Kendi yaşam alanımızın dışına çıkacağız. İzliyorum sadece ve izlemek beni hiç mutlu etmiyor. Köşeme çekiliyorum iyice. Yaşama dahil olamıyorum.

Pazartesi, Nisan 05, 2010

ORANGUTANLAR


Gene nevrim döndü. İnterneti, gazetesi, televizyonu olmayan bir yere göç etmek istiyorum. Okudukça çişiyorum. Nestle ile ilgili Greenpeace'ten e-posta geldi. Kitkat'ın içine koydukları bir malzemeyi Endenozya'daki yağmur ormanlarından tedarik ediyorlarmış. Oradaki firma da yasadışı yollardan yapıyormuş o işi. Orangutanların yaşam alanı zaten tehdit altındayken iyice beter olmuş.

Ben Orangutanları çok severim imkan olsa bi tane orangutanım olsa o derece. Kedi bir bunlar iki. Ha bir de zürafaa ve fil de var neyse onlar başka mesele.

Abur cuburumuz eksik kalsın. Her bir şeyi yemek zorunda mıyız kardeşim. Üreteceksen herhangi bir şey zarar vermeden üret.

http://www.greenpeace.org/turkey/campaigns/enerji/kit-kat

Linki yukarıda.

Bu arada nevri dönmek midesi bulanmak anlamına geliyormuş. Ben ise gözlerim karardı anlamında kullanmıştım. Yanlış oldu heralde neyse kalsın öyle.

Perşembe, Nisan 01, 2010

HER ŞEYE BOK ATAN ÇAKIL


Ben bir şeyi anlamakta zorlanıyorum. O da Swarovski taşlar.

Elbette zevkler ve renkler ama bence çok kıro yahu. Hem imitasyon şeylere benziyor. Yani niye bir insan bir insana Swarsovski taşlarla bezeli bir şeyler hediye eder. Hele o saatler çok fena. Yazık valla o paraya.

Bana illa mücevver almak istenirse. Ben yeşim ve zümrüt tercih ederim. Öyle elmas da istemem. Bütün elmaslar kanlı bence. Her ne kadar sertifikaları olsa da. Ne şekilde çıkartıldıkları ya çıkartan işçilere neler ödendiği belli. Belçika'yı onu bunu zengin etmekten öte değil.

Yeşim ve zümrüt nasıl çıkartılıyor ki acep? Sömürüsü varsa onu da istemem.

Niye tek taş takıntısı var onu da anlamıyorum.

Bakır telli bu yeşim yüzük bi sürü tek taştan daha güzel.

Pazartesi, Mart 29, 2010

FESAT SENİ

Düşündüklerini dile getiren Çakıl'ı sevdim de. İçinde fesat fesat düşünceler geçen Çakıl bugün evinin önünde pat diye bel üstü merdivenin kenarına düşünce hiç hoş olmadı. Kaba et ağrısı neymiş asıl şimdi gördüm. Allahtan beteri olmadı. Beli kırık ne yapardım bilmiyorum.

Bu demektir ki kötü düşünce gelir seni bulur. Düşünme, fesat olma iyi ol ki dönüp dolaşıp kötülük seni bulmasın.

BAHAR GELMEYE DİRENİYOR AMA BENİM İÇİM İÇİME SIĞMIYOR

Yolun yarısına gelirken ben dökülüyorum. Boynum ve sırtım hep buradayız, ağrımız var diyor. Spora gitmedikçe gitmiyorum. Mayıs benim için milad. Ondan sonra düzene gireceğim. Ağız yarası artık kronik bir durum. Yanağım hep yara. Boynumda 5-6 yılda bir tekrar eden çıban hortladı. Devasa boyutlara erişti. Göğsümün kenarında bir ben vardı zamanla büyüdü büyüdü sonra da kabukumsu bir hale geldi. Bunlar görüntüdeki hasarlar bir de kaba etlerimin ağrıması var ki sormayın.

Ama hayat devam ediyor.

Uzunca zamandır hayalini kurduğum Arkeoloji Müzesi gezimi gerçekleştirdim. Çidom'u da yanıma kattım. Disk Atan Atlet heykelini gidip gördük. British Museum'dan Nisan'a kadar sergilenmek üzere getirilmiş. Onun dışında Marmaray kazısından çıkan eserler sergileniyordu. İstanbul'un altından tarih fışkırıyor anlayacağınız. Müzenin binası zamanla bakımsız hale gelmiş. Eski devlet dairelerini andırıyordu. Bu kadar çok oturma alanının olduğu başka müze görmedim. Bunu çok güzel bir özellik olarak söylüyorum. Çünkü müzelerde gezersiniz gezersiz sonra bitap düşersiniz oturma alanı arayıp bulmak için döner durursunuz. Burası aramadan karşınıza çıkıyor. Biraz MTA'nın kütüphanesini ve müzesini andırdı. Bu vesile ile MTA müzesinin kapalı oluşunu da esefle kınıyorum. Hala daha kapalıysa tabii. Örümcek beyinli fütursuz insanlar.

Neyse 10'a kadar saydım sakinledim.

Bu arada çok az insanın bildiği bir yeniliğim olacak yakın zamanda. Her şey netleşince dile getirmeyi doğru buluyorum. Fotoğraflarla özellikle.

Kış daha bitmedi ama benim içime bahar çoktan geldi.

Bir de artık düşündüklerini dile getiren Çakıl'ı çok seviyorum.

Cuma, Mart 26, 2010

DEXTER

Naptın sen Dexter? Alt üst ettin beni. Lost Most hikaye Dexter gibisi yok. Eylül 2010'a kadar nasıl beklenir şimdi? Michael C. Hall umarım bir an önce iyileşir bizi Dexter'dan daha fazla alıkoymaz. Onun dışında şeker gibi bir şey. Tez iyileş nolur. Bir şey olursa çok üzülürüm.

NAPTIN DUMAN


Bunu atlamadan geçemeyeceğim. Duman'ın solist Kaan Tangöze neden Seçkin Piriler ile evlendi. Anlamakta zorlandığım hadiselerden biri. Hani son dakikalık bir şey de değil. 4 yıl ilişkileri sürmüş. Vallahi çocuk fotoğraflarda sanki hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi. Dayamışlar uyuşturucuyu kızı vermişler yanına. Hani düğüne gelen tayfanın fotoğrafları daha beter. Abicim sen koskoca Duman'sın yakıştı mı şimdi sana Paris Hilton kılıklı biriyle evlenmek. Erkek dünyanın en zekisi en etelektüeli de olsa erkek. İki meme, bir popo bir de sarışın saç kombinasyonu olsun gerisi boş.

Pazartesi, Mart 22, 2010

OKSİJEN SARHOŞUYUM

Oksijen sarhoşuyum. Uzun uzun anlatabilecek miyim bilmiyorum. Başlayalım bakalım.

Geçen hafta hafif stresli bir hafta oldu benim için. Asabımı bozan nükleer fizikçi. Dertlenip ağlayan arkadaşlarım. Olanları o hafta içine hapsedip. Cuma günü işten abimle elvira'yı evde bulacağımı bilerek çıktım. Çok uzun zamandır da uğrayamadığım pazarıma uğradım. Hava çabuk kararmadığı için erkenden toplanıp gitmiyorlar pazarcılar. Ben de uzun zamandır ilk defa bir cuma direkt eve gittim.

Elvira bana takı malzemeleri getirmiş İspanya'dan çok sevimli şeyler. Annemin de bir arkadaşı Amerika'dan keçe getirmişti. Yani millete kalmadım hıh!!!

Cumayı evde yemek yiyerek geçirdik. Sonra da erkenden sızdık. Ertesi günü sabah erkenden Beşiktaş'a attık kendimizi. Bilenler bilir ilkel ama sevimli bir kahvaltıcı var çarşının içinde. Demir maşrapayla süt veriyorlar öyle bir yer. Orada tıka basa karnımızı doyurup. Çarşıyı tavaf ettik vaktimiz elverdiğince. Beşiktaş favori mekanım her şeyi bulacağınız, sevimli bir sürü mağazası olan bir semt. Damak tadımın eksikliği yüzünden nerede ne yemek yenir hiç bilmem ama nereden ne alınır çok iyi bilirim hele de ilginç şeyleri.

Kendime Çakıl'ın olduğu bir tişört aldım.

Neyseciğime oradan apar topar eve gelip gece sülalenin toplu doğum günü toplaşması için hazırlığımızı bitirdik. Sonra Nostoni'de fasıllı geceye gittik. Annemin kuzeninin çocuklarının lokantası. Orada içimden bir Asena çıktı. Ben kendimle tanıştım. Nasıl bir göbek atmaysa artık darbukacı dümletti ben teklettim:) Daha önce bahsettiğimi hatırlamıyorum. Annem tarafı safkan lazdır. Laz böreğinın tadı damağımda kaldı gecenin sonunda.

Ertesi gün de çok güzel bir pazar geçirdik dünyalara bedeldi. İyi ki Yeniköy'de oturuyorum diye şükrettim. Yeniköy Kahvesi'nde tıka basa yapılan kahvaltından sonra annemi, abimi elvira'yı arkada sokaklarda keşif turuna çıkardım. Sonra iskeleden Beykoz'a geçtik. Orada belediyenin tesislerine türk kahvesi içmeye gittik. Sonra kalktık teknede balık ekmek yedik, Karadeniz levreğini alıp evimizin yolunu tuttuk. Çayımızla Valladolid'ten gelen kurabiyelerimizi yedik. O kadar dinlendirici bir hafta sonuydu ki! Çok uzun zamandır böylesini yaşamamıştım.

Dertler tasalar gömüldü gitti toprağın altına. Huzurlu ailemlen gurur duydum.

Ve tabii ki bebişlerim iyi ki varlar.

Cuma, Mart 19, 2010

UCUBE BEN

Bir konuya değinmek istiyorum. Zamanın hızlı çapkını magazinde suratını görmekten gına getirdiğimiz bütün o hanım kızlarımız evinin kadını çocuğunun annesi oldu iyi mi! Bu durumu çok ilginç buluyorum vallahi. Edepli edepli oturan bütün herkese de diyorum ki neyin edebini koruyorsunuz. Gezin tozun bütün fındıkları kırın ondan sonra dünyanın en masumunu oynarsınız.

Bir de şu hoşlantı işi ne ilginç. Birinden hoşlanmadığınızı anlatmak ne kadar zor.

A-Niye hoşlanmadın? Nesi var? Zamanla hoşlanırsın?
B-Ya hoşlanmadım işte. Elektrik almadım. Niyesi mi var.
A-Bir elektriktir tutturmuşsunuz. Fırsat gelmiş niye tepiyorsun.
B-Fırsat mı? Yahu ev mi alıyoruz? Fırsat gelmiş kaçırmayalım mı diyelim.
A-Artık yaşın geçti.
B-Vallahi pes. Köydekiler bile böyle değil artık. İyice geri kafalı oldunuz.

Bu böyle gider sonsuza kadar. Ben ucubeyim ya kırk yılın başı beğenmiş biri aman fırsat kaçmasın. Alıyım bohçamı gidiyim.

Perşembe, Mart 18, 2010

OHHH BE!

Bu aralar Dexter hayranıyım. Kendimi Dexter gibi hissediyorum. Elbette seri katillik bir durum söz konusu değil. Bir de kendimle ilgili şunu farkettim. Dizi film ya da film karakteri olsun kendimi özdeşleştirdiğim her karakter erkek. Niye acaba? Kendimi dişi karakterin yerindeymiş gibi hissedemiyorum hiç. "Dexter" oluyorum ama onun sevgilisi ya da kardeşi değil. Lost'ta Kate değil ama Jack gibi hissedebiliyorum. Gizli bir kimlik problemim mi var acaba?

Benim Nükler fizikçi bir arkadaşım varmış meğer böyle dünyanın sonu gelmesin diye türlü türlü fizik problemleri ile uğraşırken ve hiç boş vakti yokken ben onu boş vaktimle rahatsız etmişim. Ahh bilseydim dünyanın geleceğinin onun ellerinde olduğunu hiç rahatsız eder miydim?

Eğer sevdiklerinizi kırmanıza neden olan bir insan varsa hayatınızda bence onu geç olmadan göndermek gerekli. Sonrasında insan kendine karşı çok acımasız olabiliyor. Ya da yeterince güçlüyseniz onun gazına gelip sevdiklerinize çemkirmeyebilirsiniz de! Yani blog kendimim diye demiyorum ama çok şükür sağlam karakterim var. Tamam git gellerim oluyordur. Ama dengem yerinde.

Öyle olmayanlarını da allah kurtarsın. Ohhh be!

Cuma, Mart 05, 2010

YORULMUŞUM

Yorulmuşum çok. Dünyanın yükü omuzlarımda gibi. Sanırım ilacıma ara vermemden kaynaklı bir mallık yaşıyorum. Arada bir boşvermişlik geliyor bünyeye. Bugün tekrar almaya başladım.

Arkadaş evlendi. Ben evlenmiş kadar yoruldum. Arkasından da yatak döşek serildim. Hem kusma hem ishal Önce alkolden sandım çünkü miktarı epey abartmışım farkında olmadan. Sabahtan ertesi sabaha yayılınca, sarhoşluk olmadı ama mideyi fena ettim diye düşündüm. Pazartesi sabaha karşı kusup da neredeyse işkence bitsin diye kendimi öldürecekken bir polikliniğin aciline gittim artık buna son versinler diye. Bir de o kusma nöbeti sırası regl oldum çok sırasıymış gibi. Gittim iki gözüm iki çeşme ağlıyorum. Serum taktılar. Ben de ağlamaya devam ettim. Doktor kız salgın var alkolden olmaz dedi. Bu arada hiçbir şey yiyemediğim için iyileşemediğimi düşünüyordum. Gün aydınlık olup saat 9.00'a gelince bir tost bir de çay ile mideme bir şey girsin dedim. Çayın mideme girmesiyle eski kabus dolu saatler geri geldi. Ben de artık kendi kendime başedemeyeceğimi düşünerek. Teyzeme haber verdim sağolsun hemen geldi. Beni aldı evine götürdü. Yoğurt çorbası ve lapa ile kendime geldim. Ertesi gün ise o rahatsızlandı. Ben bu sefer ona bakmaya başladım. Sonra kuzenim akşam gelip bizi evine götürdü. Ertesi sabah da ben kendime geldiğim için kalktım işe geldim. Şimdi ise gene çok yorgunum. Saat 20.00'de uçakla Ankara'ya gideceğim. Bayramdan kalan bilet ile. Niyeyse her gidiş bir macera her gidiş bir eksiklik.

Artık güneşsizlikten gerçekten gına geldi. Bu kış ne kadar sevimsiz artık. Çok sıktı beni. Akıl edip bu ayak sobasını almakla ne iyi etmişim. İş yerinde kaloriferleri yakmama mevsimi geldi ne yazık ki!

Bir de düğünden not. Ayakkabının altına bin tane isim yazdım. Başkaları da yazdı. Bir tek benim ki silinmemiş ne ironik. Zaten pek inanmam böyle şeylere ama iyi ki ben değilim dediklerini hissediyorum:)

Cuma, Şubat 26, 2010

BİR SOLAK OLARAK

Bir solak olarak. Sol elin şeytana hizmet ettiği martavalıyla çocuklara eziyet edenlerin hepsinin bir taraflarına münasibi neyse o olsun.

Çarşamba, Şubat 24, 2010

DEĞİŞİĞİM BEN KARDEŞ

Festival kapsamında seyrettiğim COLD SOLUS ( " Dondurulmuş Rular " olarak çevrilmiş ) filminde ruhunu çıkarttırıyorsun böyle ruhsuz birine dönüyorsun. Şimdi bu aralar kendimi öyle hisseder oldum. Gene festivalde seyrettiğim Mary and Max'i (animasyon) sevmedim. Sevmeyeni de görmedim:) Bana nasıl iç daraltıcı geldi size anlatamam. Sevenlerini üzmek istemem ama böyle koltuğumda dört döndüm bitsin diye. Arkadaşıma sevmediğimi anlattığımda mümkünse görüşmeyelim dedi. Ben hüngür ağladım sen nasıl sevmezsin bundan sonra senin önerilerin dikkate alınmayacak dedi:) Ben de sevdiklerimi ve sevmediklerimi not ederiz ona göre seyredersiniz dedim.

Aynı şekilde CRAZY HEART filmi de bana afaganlar bastırdı. İlk defa bir filmden çıkmak istedim ama yerim hiç uygun olmadığı için çıkamadım. Jeff Bridges harikalar çıkarmış filmde hatta Altın Küre'yi aldı bu film ile ama ben filme dayanamadım. Onun o alkollikliği sigara içişi yani böyle beni nasıl sıkıntılara gark etti anlatamam.

Ama gelin görün ki THE GOOD HEART filmi ise beni böyle alıp götürdü hiç bitmesin istedim. O da depresifimsiydi o da karanlıktı ama bana afaganlar basmadı. Şimdi milletin hüngür şakır ağladığı filmlerde ben biraz ruhsuz mu oluyorum. Ama sonra bakıyorum kendime Lost'un son bölümünde Jack'in oğluyla konuşması sırasında gözlerim dolu dolu oluyor.

Bazen de arkadaşlarımın duymak istemedikleri şeyleri söyleyiveriyorum. Sen de uzattın ama ne böyle aşk acısı ağla ağla diye.

http://www.imdb.com/title/tt0808285/ ( the good heart)
http://www.imdb.com/title/tt1263670/ (crazy heart)
http://www.imdb.com/title/tt0978762/ (mary and max)

Ay bilmiyorum ben neyim acaba.