Cuma, Nisan 30, 2010

YENİ TAPINAK













Öğlen yemekte birden kendimi bloga yazacaklarımı tasarlarken buldum.

Öğlen yemeğe çıkarken de ajandama bugünün karşısına mutsuz ikonumu çizmeyi unutmayayım dedim. Evet pazartesinden beri tarihlerin karşısına ikonlar çiziyorum. Dönüp baktığımda ne haldeymişim göreyim diye. Arkadaşımın aldığı Giller ajandam bir çeşit günlük görevi görüyor benim için. Açıp baktıklarında inci misali yazılmış çizilmiş bir sürü şeyi gördüklerinde Çakıl işte dediler. Her şeyi not etmeyi severim. Biriktirmeyi severim ama konuda disiplinli değilim ne yazık ki! Gezip, gördüğüm, gittiğim, seyrettiğim her şeyin broşürlerini, biletlerini birktirdiğim bir de albümüm var. Çoğu da yapıştırılmayı bekliyor pek tabii. Ölürsem çöp olacak ıvır zıvır.

Neyse nereden başlasam bilmiyorum. Karman çorman bir gönderi olacak bu.

Evimi taşıdım. Biricik evimden çıktım. Her çeşit olumsuzluğuna rağmen 3 yıl boyunca yaşadığım tapınağımdan. Yatağımdan kimler geldi kimler geçti. Ben yatağa attım diye algılamayın hemen. O kadar çok tek, çift insan ağırladık ki! Hepsinin anıları da tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı. Bir ara yataktan geçen çiftlerin çeteresini çıkarıyordum. Mutlu sonla bitenler mutlu sonla bitmeyenler sonra vazgeçtim. Neyse şimdiki evim çok güzel bir boğaz manzarasına sahip. Tavanları lambiri sevimli bir tapınak olma yolunda. Tek sıkıntımız duvarlar çok ince. Osursan duyulur cinsten. Yumuk ile Mumuk da hayatlarının en kuduruk günlerini yaşadıkları için altımdakiler geçenin üçünde beşinde çıkan pat pat seslere ne diyorlar bilmiyorum. Her gün bir vukuatımız oluyor. Ya saksı devriliyor ya eski ütü dolabın üstünden yere düşüyor. Girip çıkmadıkları delik yok. Nasıl yalnız bırakıp bir yere gideceğim şimdilik hiç bilmiyorum. Eski evde saraydaymışız meğer. Gürültümüzü duyan yoktu. Kurcalayacakları şeyler ise kilit altındaydı. Neyse varsın böyle gitsin hayat.

Belki bir iş bulmuş olabilirdim bu satırları yazarken. Sessiz sedasız bulmuş olacağım tam benlik bir iş olacaktı hem de. Ama her bu tip hikaye gibi bu da kapandı gitti. Çarşamba iş çıkışı görüşürüz öğlenden konuşuruz diyen kız. Çarşamba öğlen aradığımda sen de kimsin ses tonuyla konuşup bir saat sonra arayabilir miyim diyerek telefonu kapadı. Sonra aramak sormak yok. Aracıya dedim bu ne iş diye. O da biraz cins o galiba diyip. Patronun krizden sebep eleman alınımını durduğunu mesaj yoluyla kendisine ilettiğini söyledi. İş ne miydi? Gavurlara Türkiye'ye yerleşmede asistanlık hizmeti. Üzüntü ve muz kabuğuma geri döndüm. İş bulma konusunda çaba sarfetmezken böyle bir fırsat süper gözükmüştü gözüme.

Bunlar olup biterken. İşine insana saygısı olmayan insanlara diş bilemelerim elbette yoğunlaştı. Artık nasıl bir saygıysa insanlardaki çarşamba sözleştiğin halde arayıp haber verme Zahmetine girmeyip kişi aradığında ise bir saat sonra geri döneceğini söyleyip aramamak. O kişinin birden yok olmasına mı neden oluyor? O kişi yok oldu sorun bitti mi sanılıyor? Ama gel gör ki öyle olmuyor. O kişi orada bir cevap bekliyor.

Riyakarlık, açık olmayan sözler, haksızlık hiç katlanamayacağım durumlar.

Bu arada meşhur Miele'min tekrar bozulduğunu da bilmiyorsunuz tabii. Neticeye varamadığımızı. Sonra Almanya Miele'ye almanca bir e-posta gönderdiğimi filan. Bakalım Almanya'dan gerekli departmana ilettik diye bir cevap geldi. Bekleyip göreceğiz.

Bu arada e-posta'ya mail denmesine de kıl oluyorum. Ben de yaptıysam zamanında kafama taş düşsün. Ayşe Arman'a iki kere e-posta gönderdim. MAIL demeyin şuna diye. Ama kadın hala mail yazıyor. Ben de sosyopat gibi çıldırıyorum oturduğum yerden.

Arnavutköy'ün esnafı da en tok esnaf. Herkes kira zengini öyle tahmin ediyorum. Kafaya göre takılıyorlar. Bir de ufacık mahallede 10 tane elektrikçi hırdavatçı olur mu? Oluyor:)

Bir de bu evin sokağında arabalar hiç hareket etmiyor. Evin biraz uzağında dip köşe bir yere koydum arabayı ama aklım da kaldı ha!


Angelina Jolie'in 5 yıl korumalığını yapan herif açıklamış. Angelina'nın iki yüzü var diye. Valla bana da hep öyle geliyor. Hiç ısınamadım o hatuna. Erkeklerin lezbişlerin ağzının suyunu akıtıyor ama Bradciğim kurtul şu kadından. Çok fenaymış bak anlatılana göre. Çok fettan çok.

Ha bir de Tom Cruise'la Kati'nin kızı Suri'nin giydiği ayakkabılara bir ara magazinciler takılmıştı da. Kız bit kadar giydiği topuklu ayakkabılar kafam kadardı. Yani bana adres verseler ben de alsam. Hem yuh dedim hem de özendim yahu. 34 numarası vardır kesin o ayakkabıların.

SADECE İZLİYORUZ


Neden yazmıyorum? İçimden gelmiyor.
Neden içimden gelmiyor? Bilmem! Halbuki yazacak şeyler birikti.

Ben gene yukarıdan hayatımı, hayatı izleyerek yaşamaya başladım.

Olan bitene arada takılarak facebook'ta esip gürleyerek, bazen hiç dillendirmeden yaşıyorum şu günleri.

Sevimsiz şeyler oluyor ne yazık ki! Sanki miktarı daha da arttı. Güzel bir gelecek bizi bekliyor demek çok zor. O yüzden çingene misali anı yaşıyor, üzülüp, seviniyoruz.

Geçen annemin arkadaşlarıyla oturup konuşurken eski bir arkadaşlarından bahsediyorlardı. İdaelleri uğruna hapis yatmış, işkence görmüş, kızını hapiste doğurmuş birinden. Bir tanesi dedi ki bizim onu anlamamız çok zor. Biz aile kurmuştuk, çocuklarımız olmuştu, hayat gailemiz farklıydı. Çocukları, günlük yaşamımızı düşünüyorduk. O ise öyle değildi diye. Hepimiz şimdi öyleyiz günlük yaşamımızı düşünüyor, yaşıyoruz. Üç beş insan yaşananların kavgasını veriyor meydanlara çıkıp bağırıp çağırıyor. Sonuç değişmiyor o ayrı. Habire bir yerde şu saatte şunun eylemi diye etkinlik bildirisi geliyor. Ama insanın işinin gücünün olmaması sadece bu iş için yaşaması lazım. Hangi birine koşacağız. Kendi yaşam alanımızın dışına çıkacağız. İzliyorum sadece ve izlemek beni hiç mutlu etmiyor. Köşeme çekiliyorum iyice. Yaşama dahil olamıyorum.

Pazartesi, Nisan 05, 2010

ORANGUTANLAR


Gene nevrim döndü. İnterneti, gazetesi, televizyonu olmayan bir yere göç etmek istiyorum. Okudukça çişiyorum. Nestle ile ilgili Greenpeace'ten e-posta geldi. Kitkat'ın içine koydukları bir malzemeyi Endenozya'daki yağmur ormanlarından tedarik ediyorlarmış. Oradaki firma da yasadışı yollardan yapıyormuş o işi. Orangutanların yaşam alanı zaten tehdit altındayken iyice beter olmuş.

Ben Orangutanları çok severim imkan olsa bi tane orangutanım olsa o derece. Kedi bir bunlar iki. Ha bir de zürafaa ve fil de var neyse onlar başka mesele.

Abur cuburumuz eksik kalsın. Her bir şeyi yemek zorunda mıyız kardeşim. Üreteceksen herhangi bir şey zarar vermeden üret.

http://www.greenpeace.org/turkey/campaigns/enerji/kit-kat

Linki yukarıda.

Bu arada nevri dönmek midesi bulanmak anlamına geliyormuş. Ben ise gözlerim karardı anlamında kullanmıştım. Yanlış oldu heralde neyse kalsın öyle.

Perşembe, Nisan 01, 2010

HER ŞEYE BOK ATAN ÇAKIL


Ben bir şeyi anlamakta zorlanıyorum. O da Swarovski taşlar.

Elbette zevkler ve renkler ama bence çok kıro yahu. Hem imitasyon şeylere benziyor. Yani niye bir insan bir insana Swarsovski taşlarla bezeli bir şeyler hediye eder. Hele o saatler çok fena. Yazık valla o paraya.

Bana illa mücevver almak istenirse. Ben yeşim ve zümrüt tercih ederim. Öyle elmas da istemem. Bütün elmaslar kanlı bence. Her ne kadar sertifikaları olsa da. Ne şekilde çıkartıldıkları ya çıkartan işçilere neler ödendiği belli. Belçika'yı onu bunu zengin etmekten öte değil.

Yeşim ve zümrüt nasıl çıkartılıyor ki acep? Sömürüsü varsa onu da istemem.

Niye tek taş takıntısı var onu da anlamıyorum.

Bakır telli bu yeşim yüzük bi sürü tek taştan daha güzel.

Pazartesi, Mart 29, 2010

FESAT SENİ

Düşündüklerini dile getiren Çakıl'ı sevdim de. İçinde fesat fesat düşünceler geçen Çakıl bugün evinin önünde pat diye bel üstü merdivenin kenarına düşünce hiç hoş olmadı. Kaba et ağrısı neymiş asıl şimdi gördüm. Allahtan beteri olmadı. Beli kırık ne yapardım bilmiyorum.

Bu demektir ki kötü düşünce gelir seni bulur. Düşünme, fesat olma iyi ol ki dönüp dolaşıp kötülük seni bulmasın.

BAHAR GELMEYE DİRENİYOR AMA BENİM İÇİM İÇİME SIĞMIYOR

Yolun yarısına gelirken ben dökülüyorum. Boynum ve sırtım hep buradayız, ağrımız var diyor. Spora gitmedikçe gitmiyorum. Mayıs benim için milad. Ondan sonra düzene gireceğim. Ağız yarası artık kronik bir durum. Yanağım hep yara. Boynumda 5-6 yılda bir tekrar eden çıban hortladı. Devasa boyutlara erişti. Göğsümün kenarında bir ben vardı zamanla büyüdü büyüdü sonra da kabukumsu bir hale geldi. Bunlar görüntüdeki hasarlar bir de kaba etlerimin ağrıması var ki sormayın.

Ama hayat devam ediyor.

Uzunca zamandır hayalini kurduğum Arkeoloji Müzesi gezimi gerçekleştirdim. Çidom'u da yanıma kattım. Disk Atan Atlet heykelini gidip gördük. British Museum'dan Nisan'a kadar sergilenmek üzere getirilmiş. Onun dışında Marmaray kazısından çıkan eserler sergileniyordu. İstanbul'un altından tarih fışkırıyor anlayacağınız. Müzenin binası zamanla bakımsız hale gelmiş. Eski devlet dairelerini andırıyordu. Bu kadar çok oturma alanının olduğu başka müze görmedim. Bunu çok güzel bir özellik olarak söylüyorum. Çünkü müzelerde gezersiniz gezersiz sonra bitap düşersiniz oturma alanı arayıp bulmak için döner durursunuz. Burası aramadan karşınıza çıkıyor. Biraz MTA'nın kütüphanesini ve müzesini andırdı. Bu vesile ile MTA müzesinin kapalı oluşunu da esefle kınıyorum. Hala daha kapalıysa tabii. Örümcek beyinli fütursuz insanlar.

Neyse 10'a kadar saydım sakinledim.

Bu arada çok az insanın bildiği bir yeniliğim olacak yakın zamanda. Her şey netleşince dile getirmeyi doğru buluyorum. Fotoğraflarla özellikle.

Kış daha bitmedi ama benim içime bahar çoktan geldi.

Bir de artık düşündüklerini dile getiren Çakıl'ı çok seviyorum.

Cuma, Mart 26, 2010

DEXTER

Naptın sen Dexter? Alt üst ettin beni. Lost Most hikaye Dexter gibisi yok. Eylül 2010'a kadar nasıl beklenir şimdi? Michael C. Hall umarım bir an önce iyileşir bizi Dexter'dan daha fazla alıkoymaz. Onun dışında şeker gibi bir şey. Tez iyileş nolur. Bir şey olursa çok üzülürüm.

NAPTIN DUMAN


Bunu atlamadan geçemeyeceğim. Duman'ın solist Kaan Tangöze neden Seçkin Piriler ile evlendi. Anlamakta zorlandığım hadiselerden biri. Hani son dakikalık bir şey de değil. 4 yıl ilişkileri sürmüş. Vallahi çocuk fotoğraflarda sanki hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi. Dayamışlar uyuşturucuyu kızı vermişler yanına. Hani düğüne gelen tayfanın fotoğrafları daha beter. Abicim sen koskoca Duman'sın yakıştı mı şimdi sana Paris Hilton kılıklı biriyle evlenmek. Erkek dünyanın en zekisi en etelektüeli de olsa erkek. İki meme, bir popo bir de sarışın saç kombinasyonu olsun gerisi boş.

Pazartesi, Mart 22, 2010

OKSİJEN SARHOŞUYUM

Oksijen sarhoşuyum. Uzun uzun anlatabilecek miyim bilmiyorum. Başlayalım bakalım.

Geçen hafta hafif stresli bir hafta oldu benim için. Asabımı bozan nükleer fizikçi. Dertlenip ağlayan arkadaşlarım. Olanları o hafta içine hapsedip. Cuma günü işten abimle elvira'yı evde bulacağımı bilerek çıktım. Çok uzun zamandır da uğrayamadığım pazarıma uğradım. Hava çabuk kararmadığı için erkenden toplanıp gitmiyorlar pazarcılar. Ben de uzun zamandır ilk defa bir cuma direkt eve gittim.

Elvira bana takı malzemeleri getirmiş İspanya'dan çok sevimli şeyler. Annemin de bir arkadaşı Amerika'dan keçe getirmişti. Yani millete kalmadım hıh!!!

Cumayı evde yemek yiyerek geçirdik. Sonra da erkenden sızdık. Ertesi günü sabah erkenden Beşiktaş'a attık kendimizi. Bilenler bilir ilkel ama sevimli bir kahvaltıcı var çarşının içinde. Demir maşrapayla süt veriyorlar öyle bir yer. Orada tıka basa karnımızı doyurup. Çarşıyı tavaf ettik vaktimiz elverdiğince. Beşiktaş favori mekanım her şeyi bulacağınız, sevimli bir sürü mağazası olan bir semt. Damak tadımın eksikliği yüzünden nerede ne yemek yenir hiç bilmem ama nereden ne alınır çok iyi bilirim hele de ilginç şeyleri.

Kendime Çakıl'ın olduğu bir tişört aldım.

Neyseciğime oradan apar topar eve gelip gece sülalenin toplu doğum günü toplaşması için hazırlığımızı bitirdik. Sonra Nostoni'de fasıllı geceye gittik. Annemin kuzeninin çocuklarının lokantası. Orada içimden bir Asena çıktı. Ben kendimle tanıştım. Nasıl bir göbek atmaysa artık darbukacı dümletti ben teklettim:) Daha önce bahsettiğimi hatırlamıyorum. Annem tarafı safkan lazdır. Laz böreğinın tadı damağımda kaldı gecenin sonunda.

Ertesi gün de çok güzel bir pazar geçirdik dünyalara bedeldi. İyi ki Yeniköy'de oturuyorum diye şükrettim. Yeniköy Kahvesi'nde tıka basa yapılan kahvaltından sonra annemi, abimi elvira'yı arkada sokaklarda keşif turuna çıkardım. Sonra iskeleden Beykoz'a geçtik. Orada belediyenin tesislerine türk kahvesi içmeye gittik. Sonra kalktık teknede balık ekmek yedik, Karadeniz levreğini alıp evimizin yolunu tuttuk. Çayımızla Valladolid'ten gelen kurabiyelerimizi yedik. O kadar dinlendirici bir hafta sonuydu ki! Çok uzun zamandır böylesini yaşamamıştım.

Dertler tasalar gömüldü gitti toprağın altına. Huzurlu ailemlen gurur duydum.

Ve tabii ki bebişlerim iyi ki varlar.

Cuma, Mart 19, 2010

UCUBE BEN

Bir konuya değinmek istiyorum. Zamanın hızlı çapkını magazinde suratını görmekten gına getirdiğimiz bütün o hanım kızlarımız evinin kadını çocuğunun annesi oldu iyi mi! Bu durumu çok ilginç buluyorum vallahi. Edepli edepli oturan bütün herkese de diyorum ki neyin edebini koruyorsunuz. Gezin tozun bütün fındıkları kırın ondan sonra dünyanın en masumunu oynarsınız.

Bir de şu hoşlantı işi ne ilginç. Birinden hoşlanmadığınızı anlatmak ne kadar zor.

A-Niye hoşlanmadın? Nesi var? Zamanla hoşlanırsın?
B-Ya hoşlanmadım işte. Elektrik almadım. Niyesi mi var.
A-Bir elektriktir tutturmuşsunuz. Fırsat gelmiş niye tepiyorsun.
B-Fırsat mı? Yahu ev mi alıyoruz? Fırsat gelmiş kaçırmayalım mı diyelim.
A-Artık yaşın geçti.
B-Vallahi pes. Köydekiler bile böyle değil artık. İyice geri kafalı oldunuz.

Bu böyle gider sonsuza kadar. Ben ucubeyim ya kırk yılın başı beğenmiş biri aman fırsat kaçmasın. Alıyım bohçamı gidiyim.

Perşembe, Mart 18, 2010

OHHH BE!

Bu aralar Dexter hayranıyım. Kendimi Dexter gibi hissediyorum. Elbette seri katillik bir durum söz konusu değil. Bir de kendimle ilgili şunu farkettim. Dizi film ya da film karakteri olsun kendimi özdeşleştirdiğim her karakter erkek. Niye acaba? Kendimi dişi karakterin yerindeymiş gibi hissedemiyorum hiç. "Dexter" oluyorum ama onun sevgilisi ya da kardeşi değil. Lost'ta Kate değil ama Jack gibi hissedebiliyorum. Gizli bir kimlik problemim mi var acaba?

Benim Nükler fizikçi bir arkadaşım varmış meğer böyle dünyanın sonu gelmesin diye türlü türlü fizik problemleri ile uğraşırken ve hiç boş vakti yokken ben onu boş vaktimle rahatsız etmişim. Ahh bilseydim dünyanın geleceğinin onun ellerinde olduğunu hiç rahatsız eder miydim?

Eğer sevdiklerinizi kırmanıza neden olan bir insan varsa hayatınızda bence onu geç olmadan göndermek gerekli. Sonrasında insan kendine karşı çok acımasız olabiliyor. Ya da yeterince güçlüyseniz onun gazına gelip sevdiklerinize çemkirmeyebilirsiniz de! Yani blog kendimim diye demiyorum ama çok şükür sağlam karakterim var. Tamam git gellerim oluyordur. Ama dengem yerinde.

Öyle olmayanlarını da allah kurtarsın. Ohhh be!

Cuma, Mart 05, 2010

YORULMUŞUM

Yorulmuşum çok. Dünyanın yükü omuzlarımda gibi. Sanırım ilacıma ara vermemden kaynaklı bir mallık yaşıyorum. Arada bir boşvermişlik geliyor bünyeye. Bugün tekrar almaya başladım.

Arkadaş evlendi. Ben evlenmiş kadar yoruldum. Arkasından da yatak döşek serildim. Hem kusma hem ishal Önce alkolden sandım çünkü miktarı epey abartmışım farkında olmadan. Sabahtan ertesi sabaha yayılınca, sarhoşluk olmadı ama mideyi fena ettim diye düşündüm. Pazartesi sabaha karşı kusup da neredeyse işkence bitsin diye kendimi öldürecekken bir polikliniğin aciline gittim artık buna son versinler diye. Bir de o kusma nöbeti sırası regl oldum çok sırasıymış gibi. Gittim iki gözüm iki çeşme ağlıyorum. Serum taktılar. Ben de ağlamaya devam ettim. Doktor kız salgın var alkolden olmaz dedi. Bu arada hiçbir şey yiyemediğim için iyileşemediğimi düşünüyordum. Gün aydınlık olup saat 9.00'a gelince bir tost bir de çay ile mideme bir şey girsin dedim. Çayın mideme girmesiyle eski kabus dolu saatler geri geldi. Ben de artık kendi kendime başedemeyeceğimi düşünerek. Teyzeme haber verdim sağolsun hemen geldi. Beni aldı evine götürdü. Yoğurt çorbası ve lapa ile kendime geldim. Ertesi gün ise o rahatsızlandı. Ben bu sefer ona bakmaya başladım. Sonra kuzenim akşam gelip bizi evine götürdü. Ertesi sabah da ben kendime geldiğim için kalktım işe geldim. Şimdi ise gene çok yorgunum. Saat 20.00'de uçakla Ankara'ya gideceğim. Bayramdan kalan bilet ile. Niyeyse her gidiş bir macera her gidiş bir eksiklik.

Artık güneşsizlikten gerçekten gına geldi. Bu kış ne kadar sevimsiz artık. Çok sıktı beni. Akıl edip bu ayak sobasını almakla ne iyi etmişim. İş yerinde kaloriferleri yakmama mevsimi geldi ne yazık ki!

Bir de düğünden not. Ayakkabının altına bin tane isim yazdım. Başkaları da yazdı. Bir tek benim ki silinmemiş ne ironik. Zaten pek inanmam böyle şeylere ama iyi ki ben değilim dediklerini hissediyorum:)

Cuma, Şubat 26, 2010

BİR SOLAK OLARAK

Bir solak olarak. Sol elin şeytana hizmet ettiği martavalıyla çocuklara eziyet edenlerin hepsinin bir taraflarına münasibi neyse o olsun.

Çarşamba, Şubat 24, 2010

DEĞİŞİĞİM BEN KARDEŞ

Festival kapsamında seyrettiğim COLD SOLUS ( " Dondurulmuş Rular " olarak çevrilmiş ) filminde ruhunu çıkarttırıyorsun böyle ruhsuz birine dönüyorsun. Şimdi bu aralar kendimi öyle hisseder oldum. Gene festivalde seyrettiğim Mary and Max'i (animasyon) sevmedim. Sevmeyeni de görmedim:) Bana nasıl iç daraltıcı geldi size anlatamam. Sevenlerini üzmek istemem ama böyle koltuğumda dört döndüm bitsin diye. Arkadaşıma sevmediğimi anlattığımda mümkünse görüşmeyelim dedi. Ben hüngür ağladım sen nasıl sevmezsin bundan sonra senin önerilerin dikkate alınmayacak dedi:) Ben de sevdiklerimi ve sevmediklerimi not ederiz ona göre seyredersiniz dedim.

Aynı şekilde CRAZY HEART filmi de bana afaganlar bastırdı. İlk defa bir filmden çıkmak istedim ama yerim hiç uygun olmadığı için çıkamadım. Jeff Bridges harikalar çıkarmış filmde hatta Altın Küre'yi aldı bu film ile ama ben filme dayanamadım. Onun o alkollikliği sigara içişi yani böyle beni nasıl sıkıntılara gark etti anlatamam.

Ama gelin görün ki THE GOOD HEART filmi ise beni böyle alıp götürdü hiç bitmesin istedim. O da depresifimsiydi o da karanlıktı ama bana afaganlar basmadı. Şimdi milletin hüngür şakır ağladığı filmlerde ben biraz ruhsuz mu oluyorum. Ama sonra bakıyorum kendime Lost'un son bölümünde Jack'in oğluyla konuşması sırasında gözlerim dolu dolu oluyor.

Bazen de arkadaşlarımın duymak istemedikleri şeyleri söyleyiveriyorum. Sen de uzattın ama ne böyle aşk acısı ağla ağla diye.

http://www.imdb.com/title/tt0808285/ ( the good heart)
http://www.imdb.com/title/tt1263670/ (crazy heart)
http://www.imdb.com/title/tt0978762/ (mary and max)

Ay bilmiyorum ben neyim acaba.

Salı, Şubat 23, 2010

NİYE NİYE NİYE

Memlekette yaşananlar saç baş yolduracak cinsten. Hadi o hadiseleri geçtim. İnternette Avrupa'daki durumlarla ilgili yazıları okuduğumda diyorum ki eee bizden ne farkları var. Fransız Telekom'unda yaşanan intihar haberlerine denk düştünüz mi bilmiyorum ama ben habire denk düşüyorum. Geçen yıl 32 kişi intihar etmiş bu sene daha şubat bitmeden rakam 7 olmuş. Özelleştirme hadisesi için yaşanan huzursuzluk falan filan yazıyor sebep olabilecek şeyler için. Nasıl işliyor diye baktığımda gene illahlah diyen kullanıcılar var 3 ay boyunca teknik servisin gelip tamir etmesini bekleyen ama parasını tıkır tıkır ödeyen müşteriler.

Sonra Hollanda sağlık sistemiyle ilgili okuduklarım daha bir saç baş yolduracak cinsten. Eeee diyorum gene, bunlar Avrupa değil mi?

Bizim telekomun 3 ay boyunca sorunumuzu çözememesi filan ne demek. İnternete giremiycen telefon çalışmıycak. Oradaki bürokrasi bizimkinden daha beter. Peki biz niye böyle geri kaldık onlardan çok daha iş bitiriciyken niye niye niye diye sormadan edemiyorum.

Cuma, Şubat 19, 2010

İYİ Kİ DEĞİLİM

Olan bitene gene kuduruyorum ben arkadaş. Herkes sus pus. Cemaatin telefon dinlemelerinde her şey ayan beyan. Bu hükümet hala bir halt yapmamış gibi Arınç'yla Çiçek'iyle açıklama yapıyor. Yeminle sinir hastası olmamak içten değil. Hukukçu olsam kafayı yerdim iyi ki değilim.

Perşembe, Şubat 18, 2010

BİLGİ SAKLAYANLAR DAVUL OLSUN O DA YETMEZ BATLASIN

Bilgi saklayan insanlara uyuz oluyorum. Öyle böyle değil. Ben yapım gereği her öğrendiğimi kapıcı Ahmet Efendiye bile anlatıp bilgilendirme isteği duyan bi insan olduğumdan. Sorduğum soruya cevap alamadım mı gıcık ötesi oluyorum.

Ya şu keçe işine merak sardık. İnternet aramasında belki de o kadar iyi değilim kaynak çok bulamadım. Allah rızası için nereden alıyorsunuz bir söyleyin ya. Tutankamun hazinesi mübarek kimsenin bir bok dediği yok.

TAMİRCİ KÖLEM OLSA KEŞKE

Nasıl uykum var anlatamam. Uyutmuyor şerefsizler. Kudurukluk da sınır yok. İlla da benim bulunduğum yer de kudurulacak. Gidip içerde kuduralım demek yok.

Dün kombim bozuldu. En korktuğum şeydi. Allahtan hava, kar kıyamet değil. Ama sardunyalarımı dondurdum çok mutsuzum blog güzellerim gidiverdi.

Bu eve taşındığımdan beri nelerim bozulmuş bir çetelesini çıkartalım bakalım.

  1. Ilk bilgisayarım
  2. Buzdolabımım 3 kere
  3. Çamaşır makinasının kapağı abimin elinde kaldı
  4. Bulaşık makinası
  5. Laptop
  6. Şifoniyerin ayakları 5-6 kere kırıldı. Sonra da menteşe yerinden ayrıldı
  7. Kedilerin tırmalamaları kırıldı
  8. Sokak kapısı bir ara kapanmıyordu
  9. Taharet musluğu 5 kere tamir oldu
  10. Antredeki lamba Aycan sayesinde tamir oldu.
  11. Kombim tamir olacak inşallah
  12. Arabanın kaç kere tamir olduğunun sayısı yok. Bujiler, egzos, direksiyon yağınını bir şeysi, motorun su deposu, silecekler daha nicesi hatırlamıyorum büyük ihtimal.
İşte liste böyle hatırlarlamadıklarım uzar gider belki de. Bir süre benden uzak dursa tamir işleri nasıl sevinicem. Ya da mala gelsin cana geleceğine yeterki canımıza bir şey olmasın.

Salı, Şubat 16, 2010

GERÇEK GIDANIN PEŞİNDEN GİDİN


Gene aktivist filmlerden giriyorum konuya. Gıda Ltd yani Food Inc.'i seyrettim. Bu dünyayı ilaç şirketleri ve gıda şirketleri yönetiyor. Silah Sanaayini saymıyorum. Amerika'daki sistemi anlatıyordu ancak bize hiç yabancı değil. Artık bir şey yapmalı diyorum. Daha uyanık olun en azından alışverişinizi yaparken. Film çıkışı Defne Koryürek ile bir söyleşi vardı. Soru cevap şeklinde. O da bize büyük görev düşüyor dedi. Eğer tüketiciler olarak bilinçli olursak. Neyi talep edersek arz da o şekilde olur dedi.

Bugün bütün abur cuburlar, pazara gidip almak istediğiniz brokoliden, meyveden daha ucuzlar. Film de buna parmak basıyordu. İyi ki Amerikalı değiliz iyi ki Amerika'da yaşamıyoruz diye düşündüm. Ve öyle bir sistem kurulmuş ki .Gıda Sanayi'ni koruyan kanunlar çıkıyor habire. Bugün GDO'lu tohum ekmek istemeyen tohumlarını saklayan çifçiler Monsanto'nın görevlendirdiği elemanlarca takip edilip cezai yaptırımlara maruz kalıyorlarmış. Ve söyleşide bir adam söz aldı. Bir kitap yazmış bugün yarın çıkacak dedi. Bizde de böyle olacakmış. Kaçbin yıllık sağlıklı tohumunu ekemeyeceksin hibrid tohumları kullanmak zorunda kalacaksın.

Gerçek gıdayı anlatıyordu film. Bunun peşine düşmeliyiz arkadaşlar. Bugün Amerika'da daha ucuz olduğu için ineklere mısır yediriyorlarmış. Ve mısır kolibasili yaratıyormuş bunların midesinde. Kolibasiliden kurtulmak içinde amonyakla etleri temizliyorlarmış. Var mı allasen böyle şey. Biz de bildiğim kadarıyla hala ot yiyor inekler. Yani bizim köydekiler öyleydi. Zaten ben etten hiç hazzetmem her eti yemem. Kasabımda taaa karşıda Suadiye'de.

Daha neler neler. Mısır üretimi o kadar ucuz ve yaygınki Amerika'da dünyana yetecek kadar. Meksika'da bu yüzden çifçilere mısır ektirmemişler. Onca Meksikalı işsiz kalmış sonra bu uluslararası et üretim tesisleri bu kaçak işçileri işe almaya ve sömürmeye başlamış. Bu kaçak işçileri de arada polise gammazlayıp danışıklı dövüş bir sistem kurmuşlar. Yeni işçiler geliyor 50 tanesini gammazlıyor yeni 50 si geliyor. Ve şirketlere hiçbir yaptırım yok. Ya gene burada yazmıştım Fast Food Nation diye bir film seyretmiştim de sistemin korkunçluğunu anlatmıştım. Ama o kurguydu bu ise yüzde yüz gerçekti. Hoş o kurgu olanı da gerçekleri yansıtsın diye çekmişlerdir. Imdb'de baktım 6 küsur puan almış. İçi boş görsel efekti Avatar neredeyse 9 puana geliyor.

Napıcam bu dünyayı nasıl kurtarıcam ben. Herkül olmak işe yaramıyor. Sizi uyandırayım diyorum. Kimsenin haklısın diye bir yorum yaptığı da yok. Okuyor musunuz okumuyor musunuz onu da bilmiyorum.

Neyse dün www.fikirsahibidamaklar.org bize bilgi pusulası ve büyüteç dağıttı. Aldığımız gıdaları kontrol ederek alalım diye.

Pazartesi, Şubat 15, 2010

THE AGE OF STUPID

The Age of Stupid: Trailers: Global Premiere from Age of Stupid on Vimeo.



Geçen sezon Beşiktaş Kültür Merkezinde ücretsiz gösterimdeyken gitmemiştim sonra da aklımdan uçmuş gitmiş. BKM'nin salonunu son derece kullanışsız ve ergomiye ters bulduğum için hiç orada filmi izlemek aklımın ucundan geçmedi bile.

If'de aldığım biletlerden biri de bu filmiş ve ben farkında değilmişim. İzledikten sonra suratıma tokat yemiş gibi oldum. Hani bir kaç gönderi önce serzenişte bulunmuştum kimsenin hiçbir şey umurunda değil diye. Bu film ile daha da gaza gelmiş hislerim var. Filmde çizim olarak gösterilen animasyonlar çok hoşuma gitti. Çinden üretilen oyuncağın nasıl dünyada kullanıma sokulduktan sonra ayak altında kırılarak gemilerle çindeki bir çöplüğe 59 bin yıl boyunca kalacak şekilde geri gönderilmesini ya da karbon salınımında Amerika'nın dev boyutta resmedilmesi afrika nın ise cılız bir insan görünümde çizilmesi çok hoşuma gitti. Hiç olumlu olumsuz bir şey okumadım. Sinirim bozuluyor böyle sıçmış eleştirileri görünce. Film biterken diyor ki herkesin bir kotası olmalı karbon salımınızı o şekilde azaltmayı hedefliyebilirsiniz. Özellikle uçağa binmek çok büyük bir salınım demek. Ankara'ya giderken özenip daha çabuk ve ucuz olsun diye Pegasus'tan iki sefer bilet almıştım. İlk biletimi 5 Mart'a öteletmiştim. İkinci biletin dönüşünü de onlar iptal etmişlerdi. Rötardı, boktu, püsürüktü eziyetiydi derken tövbe etmiştim uçakla Ankara'ya gitme olayına. 5 mart'taki biletimi de kullanayım bir diyordum. Bu filmden sonra kişisel nedenlerden çok küresel ısınmayı da dikkate alıyorum artık. Bir daha uçakla gereksiz yolculuklara hayır. Biliyorum böyle çok uç bir insan modeli çiziyorum. Zaten çevremde beni algılayan pek yok. Yani elbette var ama kendime hasım hiç yandaşım yok anlayacağınız. Belki hak veren vardır ucundan ama uygulayan accık. Hoş annem böyle bir insan olmasa ben bu kadar duyarlı olur muydum bilmiyorum. Annem iyi ki benim annem.
Neyse öyle internet selebiritisi değilim maalesef. Verdiğim aklı başında bilgiler çok insana ulaşamıyor. Yazsaydım fırtınalı hayatımı belki meşhur olurdum. Sizler de ucundan benim dünyayı kurtarma projeme dahil olurdunuz. Napalım sıkıcı blog olmayı tercih ederek böyle yazmaya devam.

http://2010.ifistanbul.com/tr/Movie/age-of-stupid

http://www.imdb.com/title/tt1300563/

bir de film sonunda www.notstupid.org adresi var girip inceleyin derim.

AN EDUCATION


If kapsamında seyrettiğim ilk film " An Education" oldu. Çok beğendim böyle beni kaptı götürdü film. Eksisözlük'te dallamanın biri ha düzeldi düzelecek diye seyredersiniz ama bir türlü düzelmez ya öyle bir film demiş. Diyen de eksisozluk selebiritisi. Yürü git asabımı bozma diyesim geldi kendisine.

İki yıl önce gene festival kapsamında seyrettiğim ve beni büyüleyen önüme gelene anlattığım sonra bir şekilde meraklısına ulaşan film WristCutters değerinde bir film oldu benim için. Elbette WristCutters'in yeri bambaşka ama bu da gönlümdeki yerini aldı. Festivalden sonra vizyona girer mi bilmiyorum ama dvd'sini bir şekilde edinin ve seyredin derim.

Ahan da linki.
http://2010.ifistanbul.com/tr/Movie/an-education
http://www.imdb.com/title/tt1174732/

Cuma, Şubat 12, 2010

HOP HOP ALTIN TOP

Firefox'u çok seviyorum ya. Şimdi böyle allı güllü banner da yükledim adına başka bir şey deniyor ama unuttum. Internet explorer da kimmiş ve ne sıkıcıymış. Bir de ben open office kullanıyorum evdeki bilgisayarımda. Microsoft dayatmasına son. Tabii her belge ve dokümanı açmayabilir. Bir de Ubuntu diye bir işletim sistemi varmış. Onun cd si geldi ücretsiz. Yaşasın özgür kaynak açılımı. Bu arada Facebook'a da kılım. Habire arayüz mü değişir kardeşim.

Hava bahar gibi. Hava böyleyken kalorifer yandı mı evler, işyerleri sıcacık oluyor ya deymeyin kefyime:)

If bağımsız filmler başlıyor. Ben de uzak duramadım aldım bir kaç filme.

Perşembe, Şubat 11, 2010

YABAN MERSİNİ


Oyy oyyy, Dün ingilizce kursuna gitmekle gitmemek arasında gidip geldim. Sonra hadi dedim ki! Ev biraz daha çöp ev olarak kalabilir. Harbiden çöp ev şu an. Akşamları koltuğa oturduktan sonra kalkmak mümkün olmuyor. Eve gidip yemek derdiyle uğraşmak da günü bitiriyor gibi geliyor. Saat 8'e kadar o işi halletsem de sonra canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Yemek yemek de gıcık olduğum bir şey. Niye acıkıyoruz ki! Acıkmasam öyle günlerce yemem. Canım bir şey çekmez.

Ama sarallenin bitteri çıkmış onu bi denemek istiyorum:)


Yumuk ve Mumuk kendini köpek sanan kediler. Ya da kediler böyle bilmiyorum. Kedinin karakteri vardır. Gider köşesinde yatar filan yalan. Kediler bensiz hiçbir şey yapmıyor. Tuvalete beraber, banyoya beraber, yatmaya beraber yani nereye gidersem beraberiz. Ayağım altında dolanan iki tane tosun. Ay bir gidin yok hep beraberiz. Ev çöp ev halinde olduğu için kendi yatağımın nevresimleri çıkık 10 gündür. En sevmediğim ev işi nevresim değiştirme. Hazır nevresimi takılı olan yatakta yatıyorum ben de. O da onlarca çiçeğimin olduğu oda. Tabii Yumuk'la Mumuk'a yasak olan oda. Gece kapı kapalı yatıyorum. Yattıktan sonra aralıklarla kapım tırmalanıyor. Miyav miyav ağlanıyor. Nasıl yapıyorlar bilmiyorum sürekli bir omuz atma sesi kapıya. Kalkıyorum bir iki seviyorum. Sonra gene kapıyı kapatıp yatıyorum iki saat sonra gene başlıyor. Böyle sabaha kadar devam ediyoruz. Bugün artık kendi odamda kapı açık yatmalıyım ki sadece kafamda tepindikleri için uyanayım. Kapı yumuruklama sesine değil. Bugün sabah 4 sanarak kalktığımda ya benim bebekler olsaydı da emzirmek zorunda kalsaydım diye geçirdim içimden. Ay allahım iyi ki bebek memek yok dedim. Öyle sevgi dolu bir his gelmedi yani içime. Sonra saatin aslında 6 olduğunu farkettim.

İnsan çok sevmese bu eziyete katlanmaz sanırım. Eziyet gibi de gelmiyor zaten. Ama evde başka biri olsa heralde hem beni hem kedileri sokağa atardı:)


Güneş açtı ay nasıl farklı geldi şimdi. Sanki yıllardır görmemiş gibi hissettim. Bu kış bıktırdı mı ne? Annemin kansızlık adına bana yarattığı çözümler en son kuru kara üzümün kaynatılarak haşlanması sonra blenderdan( türkçe gelime bulamadım buna) geçirilmesi ve o püre gibi şeyin sabahları aç karnına yenmesi. Bakalım yiyorum. Bir de yaban mersini almış annem bana o ne güzel şey öyle ya.

Yemek yemeyi sevmiyorum demiştim di mi:) Hoş valla sevmiyorum.

Pazartesi, Şubat 08, 2010

BOŞVERMEYİN

Akşam yatağa yattıktan sonra sabah olmadan bile hayatınızın artık farklı olabileceğini biliyor musunuz?

En düşünceli, peygamber gibi sabrı olan iyi yürekli kuzenimin bir gecede hayatı farklı bir yön aldı. Oğlu uykusunda nöbet geçirdi. Çok şükür ki beraber yattıkları için hemen uyandılar ve dilini çekerek nefes almasını sağladılar. Şimdilik net değil ama epilepsi olma ihtimali var. Büyük ölçüde İyileşen bir hastalık anladığım kadarıyla.

Gözlerinizi kaparken ne vakit ne için uyanacağınızı bilemezsiniz. Onun için hayatı boşvermeden yaşayın.

Cuma, Şubat 05, 2010

KÜÇÜK DÜNYALARIMIZ

Gidişatım acaba bakırköy'de son bulur mu? Bu aralar olup bitene acayip takıntılıyım. Bu Asus'tan sonra daha tepkili bir Çakıl doğdu. Size Asus ile ilgili neler yaptığımı basamak basamak anlatasam mı acaba? Ama o kadar yoruldum ki? Anlatasım da yok. En son Kanada'ya ve Tayvan'a faks ve e-posta gönderdim. Kanada'dan üzgünüz sizin bölgenize bakmıyoruz diye e-posta geldi. Ama Tayvan da Asya ülkesi olduğu için bir ses yok. Türkiye'nin başka versiyonu olduklarını düşünüyorum.

Neyse herkes çiçek böcek derdinde. Niye kimse tepkili değil diye taktım şimdi de. Bloglarda facebook da çiçek böcek nereye kadar. Sonra sanane çakıl insanlar ne isterlerse yazar ya da illa senin gibi dellenecek değilller ya diyorum. Ama yetmiyor herkes benim gibi olmalı diyorum. Valla bu tekel işçilerine bravo diyorum. Mücadele ettikleri için. Hiçbirimiz hiçkimse mücadele etmiyoruz. Sevdiğimiz o çantayı alacak mıyız ? yoksa o kıyafet indirime girmiş mi? ay bebeğim çişini söylüyor artık. Şak şak şak yani tek dert o değil mi? Böyle küçük dünyalarda yaşamaya devam edelim, edin. Kimsenin kimseye faydası dokunmasın. Taş atmayalım kolumuz yorulmasın. Benim çevremde de kendi dünyaları içinde koybolmuş bir sürü insan dolu. Valla herkes gözüme batıyor artık.

Amerika'daki bonus alacak banka CEO'larına da kılım. Victoria Beckham'ın 1 milyon sterline yaklaşan çanta koleksiyonu varmış .O çantalar içinde boğul diyesim geliyor. Abicim her zengin şu dünyaya bir şey katsa nasıl yaşanır yer olur.

Hükümetin HasanKeyf takıntısı devam ediyor. Şimdi kaynak için türkiye içinden destek arıyorlarlarmış garanti ve halkbankası destek olacakmış da falan da filan. Kimin umrumda di mi? Bize ne Hasankeyf'ten di mi?

Çarşamba, Şubat 03, 2010

ASUS MAĞDURUYUM

03.02.2010


Sayın İlgili,


04.12.2007 tarihli aldığım F3SV serili Asus Marka bilgisayarımın menteşe yerinden 4 ay önce durup dururken parça kopmuştur. Zamanla menteşe yerindeki zarar daha çok hissedilir hala gelmiştir. Bunu ilk fark ettiğim zaman dizüstü bilgisayarımın bu kadar hasar göreceğini tahmin etmemiştim. Ancak 15 Ocak 2010 tarihinde akşam bilgisayarımı açmam ve kapamamla menteşe yerindeki zedelenme artık tamamen kendini göstermiş ve bilgisayar bağlantı yerlerinden ayrılmıştır. Asus Teknik Servisine hiçbir şekilde telefonla ulaşamadığım için 20 Ocak tarihinde mesaimden harcayarak Çamlıca’daki yerlerine bizzat kalkıp giderek bilgisayarımı kendilerine teslim ettim. Bana garanti kapsamının geçeli bir ay olduğunu ve yaklaşık tutarın 160$ + kdv olacağını ama kesin neticenin bana bildirileceğini söylediler. Daha sonra işe döndüğümde internetten gerek Türkçe gerek yabancı sitelerden Asus’un F3 serisindeki modellerinde kasa çatlama probleminin genel bir arıza olduğunu kimisinin bir yıl kimisinin 3 ay kimisinin 2 yıl içerisinde karşılaştığı bir sorun olduğunu öğrendim. Daha sonra bilgisayar işinde uzman bir abime danışmak için aradığımda Asus’un bu serilerinin problemli olduğunu Asus’un kendisinin bile kabul ettiğini ama açığa çıkarmadığını o nedenle hakkımı aramam gerektiğini tanıdığı birkaç kişinin garanti kapsamı geçse bile parayı ödemediklerini belirtti.

Ben de Asus teknik desteğe e-posta göndererek. Bu sıkıntının onların fabrika hatasından kaynaklı ayıplı mal üretmeleri olduğunu, bunu müşterilerinin üzerine atarak sorumluluktan kaçtıklarını, bu sıkıntının bir kullanım sürresi ile alakalı bir konu olmadığını belirttim. 28 Ocak tarihinde de cep telefonuma tutarın üst kasa ve alt kasa 120 $ ve servis bakım hizmetinin de 40 $ olduğunu belirten bir mesaj gönderdiler. Akabinde servise günde 10-15 kere ulaşmaya çalıştığım halde telefonla ulaşamadım. Sonra 1 Şubat tarihinde mesaimden harcayarak tekrar Çamlıca’daki yerlerine giderek bir yetkili ile görüşmek istediğimi belirttim. Ancak bankodaki bayan elemanlar tam yetkili kendileri olmadığı halde sorunumu kendilerine anlatmamı belirterek esas yetkili ile görüşmemi engellediler. Bankodaki elemanlarına durumumu tekrar anlattığımda bir ara bana hak vererek içeri gitmiş ancak beni görüştürmedikleri yetkilinden standart cevabı alarak bana iletmiştir. Ben de kendisine bilgisayarımı ev dışında kullanmadığımı, hiç taşımadığımı yeri geldiğinde hiç kullanmadığımı belirterek bu halde ancak 2 yıl dayandığını eğer çok daha hor kullanılmış olsaydım kendilerinden kaynaklı bu sıkıntının çok daha önce meydana geleceğini belirttiğimde bana bankodaki eleman o zaman yazık olmuş keşke 1 yıl içinde olsaydı da biz ödeseydik cevabını vermiştir.

Sizden ricam standart olan garanti kapsamı geçmiş olsa dahi hakkımı aramama yardımcı olmanızdır. Bu Asus’un ayıplı malıdır. Tüketicinin üzerinden para kazanmaya devam etmektedir. Hiçbir bilgilendirme yapmadığı için tüketiciler olarak bizi zarara uğratmamaktadır. Yaklaşık 2000 lira verdiğim bir ürün yanlış üretimden kaynaklı bana 300 liraya daha mal olacaktır.

İnternette Asus F3 serisi problem diye arattığımızda bir çok şikayetle karşılaşabiliriz.

Gereğinin yapılmasını arz ederim.

Cuma, Ocak 29, 2010

ASUS ALMAYIN ALANA DA MANİ OLUN

Evet bilgisayarımın markasını ifşa etmenin vakti geldi.

Kendisi Asus. Hiçbir şekilde kimseye Asus tavsiye etmiyorum artık. Aldıktan sonra birçok kişinin Asus almasına sebep olmuş biri olarak bu saatten sonra asla ve kata.

Bu Asus'un f3s serilerinde kasa çatlama problemi varmış meğer. Benimki de menteşe yerinden gitti. 3 ay içerisinde de parça pinçik oldu. Götürdüğümde garanti süresi geçeli bir ay olmuştu. Aslında hadise çok önceden başlamıştı ama ben servise götürememiştim. Dün gazetelerde okudunuz mu bilmem. Koskoca Toyota 8 milyon aracını geri çağırmış. Asus ise fabrika hatasını utanmadan kazanç kapısı yapmış. Garanti kapsamına bakmadan bu modellerini para talep etmeden tamir etmesi gerekiyor. Kaldı ki garanti geçeli aylar yıllar olmuş değil. Neyse bana 160 $ + kdv gibi bir fiyat çıkarmışlar. Ben 2000 tl'ye yakın para ödemişim. İki yıl dolmadan bir de bunu öde diyorlar.

Neyse Asus Türkiye'nin teknik servisine telefonla ulaşana ödül veriyorlarmış. Öyle bir hizmet anlayışları var ki telefon mostralık duruyor.

Ben de e-posta attım iki sefer ona da geri dönen olmadı. Bu durumda her türlü bu işi ifşa edeceğim. Ne facebook ne twitter hiçbir yer kalmayacak yazmadığım.

Kimseye de Asus aldırmayacağım bundan sonra.

Perşembe, Ocak 28, 2010

NE ZAMANDIR AKLIMDA YUNUSLAR PET DEĞİLDİR

Ne zamandır aklımda bu konu. Bu haber çıkalı çok olmuştu ama bloga koymadım. Geçen arkadaşım İstanbul'daki gösteri merkezine gidelim dediğinde. Aklıma Savaş Karakaş geldi. Bir de işin ironik tarafı ben onu sabah şekeri olarak hatırlıyordum. Halbuki ne kadar güzel işler yapmış.

Bir de keyifle seyrettiğimiz zavallı flipper meğer intihar etmiş. Çocuklarınızı gösteri merkezlerine götürürken bunu düşünün. Bu bir ticaret olmamalı.

www.savaskarakas.com

http://www.denizhaber.com/HABER/18325/1/savas-karakas-yunus-flipperin-kabusu.html


Savaş Karakaş Yunusların Trajedisini Filme Aldı


Savaş Karakaş (41), 10 yıldır deniz belgeselleri çekiyor. Flipperın Kâbusu adlı son belgeselinde, Türkiye'ye Japonya'dan getirilen gösteri yunuslarının trajedisini filme aldı.


Gülümsediklerine aldanmayın onlar ölürken de gülümsüyor

Savaş Karakaş (41), 10 yıldır deniz belgeselleri çekiyor. “Flipper’ın Kâbusu” adlı son belgeselinde, Türkiye’ye Japonya’dan getirilen gösteri yunuslarının trajedisini filme aldı. Türkiye’de şu an 12 yunus gösteri merkezinde, 50’yi aşkın yunus “görev yapıyor”.

Savaş Karakaş bu yunusların balıkçılar tarafından avlanmalarından kamyonlara, koyteynırlara tıkılıp taşınmalarına kadar yaşadıklarını anlattı:

Türk karasularında deniz memelileri korunduğu için yunus avı yasak. Bu nedenle yunuslar göç yolu olarak kullandıkları Japonya açıklarındaki Taiji Adası’nda yakalanıp, Türkiye’ye getiriliyor. Japon balıkçılar, denize indirdikleri dev çubuklara vurararak ses duvarı oluşturup, yunusları karaya doğru sürüklüyor. Üzerine ağ atıldığında 300’e yakın yunus bu ağa takılıyor. Daha sonra yunus merkezlerinin sahipleri ya da eğitmenler suya girerek istedikleri boyuttaki özellikle dişi yunusları, köle pazarından seçer gibi seçiyor. Dişi yunuslar daha uyumlu ve erkek yunuslara göre daha az saldırgan olduğundan tercih ediliyor. Geri kalanlar da denize bırakılmak yerine, mezbahalara gönderilip, et olarak piyasaya sürülüyor.

Gösteri merkezlerine gittiğinizde kanadı çizik, yüzgeci yamuk yunuslar görürseniz, hangi şartlarda oraya geldiğini de anlarsınız. Yunuslar bu av esnasında ağla mücadele ederken yaralanıyor, kiminin yüzgeci yamuluyor. Çok zeki ve aynaya baktıklarında bile kendini tanıyan hayvanlar oldukları için, suyun içinde seçilme sürecinde yaşadıkları sıkıntılar büyük travmaya yol açıyor. Çünkü eğitmenler o olmasın bu olsun diyerek sürekli karar değiştirdikleri için ağa takılan yunuslar arasında büyük mücadele oluyor. Hayvanlar bu korkuları asla unutmuyor.

TANESİ 158 BİN DOLAR

Sudan çıkarıldıktan sonra kamyonlarla özel kargo uçaklarına taşınıyorlar. Bu uçaklarda hareket edemedikleri içi sulu dolu, dar bir konteynıra koyuluyorlar ve çok uzun, stresli bir yolculuk başlıyor. Yolculuğun stresini ve yorgunluğunu atlatabilen çok az yunus var. Ölüm oranları çok yüksek. Sağ salim vardıklarında da, uzun süre gümrükte bekliyorlar. Koruma altında olduklarından bürokrasileri epey sürüyor.

2008 yılında, yine böyle bir av sonrasında 12 yunus Türkiye’ye getirildi. Bu av sırasında yakalanan yunuslara 28 bin dolar ile 158 bin dolar arasında para ödendi. Faturalarda 12 yunus için toplam 1 milyon 848 bin dolar ödendiği açıkça görülüyor. Sonra bakıldı ki, yunus satın almak için yurtdışına büyük döviz gidiyor, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, sadece 30 yunus için “yakalanabilir” izni verdi. Yunusları korumak için uluslararası anlaşmalara imza atmamıza rağmen, bilimsel araştırma için deyip kılıfına uyduruldu. 27 yunus yakalandı, ancak 28’incide av şartlarından dolayı yunus boğulunca, zaten bu olayı pür dikkat izleyen yurtdışındaki yunusları koruma dernekleri ayağa kalktı ve sayı 30’a tamamlanamadan av bitti.

Türkiye’ye getirilen yunuslar, Avrupa’dan farklı olarak beton zeminlere doldurulmuş havuzlarda muhafaza ediliyor. Bu onlar için oldukça zararlı. Çünkü yunuslar sonar dalgalarıyla yönlerini buluyor ve onları beton zemine koyduğunuzda, kendi sonar dalgasının sesinden o kadar rahatsız oluyor ki, artık o sistemi çalıştırmayıp kapatıyor.

ÖLÜ BALIK YEME MECBURİYETİ

Yunuslar denizlerde asla ölü balık yemez. Ama gösteri havuzu eğitimi sırasında ölü balık yemeye zorlanıyorlar. Bütün yunuslar ilk aşamada ölü balık yemeyi reddediyor. Açlıktan yemek zorunda kaldıklarında da kusuyorlar. Çaresiz kalınca, gösterilen numaraları yaptıktan sonra ölü balıkları yemek zorunda kalıyorlar. Siz yunusla yüzdüğünüzde onun bundan büyük zevk aldığını düşünebilirsiniz ama aslında onun bütün derdi, turu tamamlayıp kovadaki balıklardan birinin kendisine verilmesidir.

ASIL GÖSTERİ 1.5 LİRA

Yunus gösteri merkezi alanında İspanya, Rusya ve Türkiye lider. Avrupa, gösteri yunuslarıyla ilgili ikiye bölünmüş durumda. Mesela İngiltere, seneler önce “Yunuslar pet değildir” diyerek bu merkezleri kapattı. Vahşi hayvanların hiçbiri tabiatlarından koparılmamalı.
Bugüne kadar o havuzlara gidenler madalyonun bir yüzünü gördüler. Şimdi de öbür yüzünü görsünler. Herkes yunusların o silinmez gülümsemesine kanıyor. Ama onlar ölürken de gülümsüyor zaten. Boğaz bir numaralı yunus gözlem yeri. Çocuklarınıza illa yunus gösterecekseniz Kadıköy-Karaköy vapuruna binin 1.5 liraya yunusları doğal ortamında gösterin.

EN BÜYÜK DESTEKÇİSİ FLIPPER’IN EĞİTMENİ

Savaş Karakaş’ın bu belgeseli çekerken en büyük destekçisi 80’lerin meşhur dizisi Flipper’daki yunusu eğiten Richard O’Barry oldu. O’Barry bir deniz memelisi uzmanı ve eğitmen. 10 yıl boyunca Flipper’ı bir film yıldızı yapmak için büyük emek verdi ama Flipper onun kollarında intihar edince o günden sonra, diziden kazandığı büyük serveti, bu kez yunusları korumaya harcadı. Yunuslar çok mutsuz olduklarında bilinçli olarak soluk almayı bırakıp intihar edebiliyorlar.

Çarşamba, Ocak 27, 2010

BU DA BENİM

http://www.cakilcaseyler.blogspot.com/

İşte benim minik minik yaptığım deli dolu şeyler. Arkadaşlarım peki neden ilkokul çocuklarına göre dediler. Ben de bana göre onlar benim zevkim böyle dedim.

HEY AHALİ UYAN

Üşüyorum hemde çok. Kat kat giyinmenin sınırı ne bilmiyorum ama ben o bilmediğim sınırı çoktan geçmiş olmalıyım. En son yün külotlu çorap üstü pantalonu heralde ilkokulda annem giydirmişti. Ankara'da bile eksi kaç küsur derecelerde giyinmediğim çorap üstü pantalonu. İş yerinde donacağımı bildiğimden giyiyorum. Tabii bu satırları ayaklarım popomun altında eldivenlerim elimde yazdığımı da not düşmeliyim.

Sıkıcı olmuşum blogum öyleymiş. Ya diil ya diil işte banane.

Artık sokak kızı olmadığım için hayatımda öyle deli bir hareket yok. Eve gidip yumuk ve mumuk'la aşk içinde geçirilen günlerden öte yaşadığım ekstra bir şeyim yok.

Bu sabah bile bile yanlış otobüse bindiğim yiğitliğe bok sürdürmemek adına olayı farkettiğim an inmeyerek karda buzda 10 dakika yürümek bir hareket heyecan olabilir mi acep??

Ya bir de çok tepkisiz yahu. Ben de mi öyleyim değilimdir diye düşünüyorum. Dün bir arkadaşım aradı babasının tümörü kansere çevirmiş. 0 rh negatif kana ihtiyacımız var dedi. Ben iştekilere sordum. Facebook iletisine yazdım yani listemde 258 tane adam var bi tanesi de bana bir şey demedi. Hadi ecnebileri başka şehirdekileri geç bir çok kısmısı da İstanbul'da. Kimse benim de başıma gelir demiyor. Kimse kıçını kaldırmıyor.

Salı, Ocak 26, 2010

YORUMCULARIM

Hışşş yorumcularım nerdesiniz?

Küstürmedim sizi di mi? Eski yazıların yorumlarına baktım da demin. Yakın zamandaki yazılarda yorum almamışım.

Abim İstanbul'a gelince benim blogu unuttuğunu uzun zamandır okumadığını söyledi. Sonra bendeyken okumuş yazılarımın kalitesini bozduğumu söyledi. Eskiden daha keyifli yazıyormuşum. Ama ama dedim. Harbiden öyle miyim acep?

YAVAŞ YAVAŞ GELİYOR ÜRÜNLER



Yeşil keçeden.


















Mor telden.

BAŞ YAPITIM


Başka bir tane yaratana kadar başyapıt olarak anacağım küpem.

Siyah boncukla harmanlanmış kırmızı çiçekli dantel küpe.

Danteli de benim tarafımdan örülmüştür efem.

Cuma, Ocak 22, 2010

KÜPELERİM


Şunu yapıcam bunu yapıcam diyorum ama sonra tıs yok benden. Bloga yalancı durumuna düşüyorum.
Ama bazı durumlarda vallahi de billahi de suç benim değil. Takılarım, cüzdanlarım, broşlarım fotoğraflarının çekilmesini bekliyor. Benim makinamla çekemiyorum çünkü makinamın pil problemi tekkerrür etti. Hoş bunda benim iyi pillerimi kaybetmiş olmamın etkisi de var. Yer yarıldı yerin dibine girdi piller.
Sonra pazartesi günü dizüstü bilgisayarım menteşe yerinden kırılmaya karar verdi. Kendisi serviste. Servisten gelen yaklaşıma göre burada markasını ifşa edeceğim. Çünkü bu o ürünlerde sürekli varolan bir problemmiş. Benim şansıma garanti geçeli bir ay olmuş. Çirkeflik yapma hakkımı saklı tutuyorum.
Neyse te bi zaman önce fotolarını çektiğim küpelerimi koyuyorum buraya. Tekleri de var. O zaman yoktu ama şimdi var.

Cuma, Ocak 15, 2010

EVİM EVİM GÜZEL EVİM

Hafta sonuna giriyor olduğumuz için içim kıpır kıpır. Evden ekmek almak için dahi çıkmayacağımı umuyorum.

Annem iki haftadır bendeydi bugün bu saat itibariyle Ankara'sına varmış olmalı. Buradayken epey hastalandı, beni toparladı, yumukla mumuk'uma arkadaşlık etti, yemek yaptı, alışverişlerimi halleti, kapalıçarşı'ya, eminönü'ne gidip ıvırlarımı aldı. eve gittiğimde bebişlerim dışında biraz boşluk hissedeceğim. Keşke diyorum şöyle sabun köpüğü dvd'lerim olsaydı da ıhlamur eşliğinde seyredecek olsaydım.

2010 kültür hedesi nedeniyle İstanbul yarın benim için uzak durulası bir yer manasını taşıyor. Etkinlik seven arkadaşım Mercan Dede Konserine ne dersin diye aradığında. Aman yok kuşum dedim ben evden çıkmayı planlamıyorum. Biliyorum ben çok sıkıcı bir insan oldum ama artık bebekli biriyim dedim.

Pinom'un şunu da yapıcam şöyle olacak heyecanı yıllar sonra bende de başladı. Evde her akşam oturup elimle eğip, büküp, dikip bir şeyler üretip duruyorum. Tığ bilgimi genişletmeye çalışıyorum. Eğer mümkün olursa fotolarla ve diğer bloguma güncellemelerle karşınızda olacağım.

Haiti halkının bu sıkıntılarının da biran önce geçmesini diliyorum. Bu yaşananların bize çok yakın olduğunu, sadece 52 türk polisi ölmedi diye sevinmenin ne kadar edepsiz bir davranış olduğunu hatırlatıyorum. Ne İstanbul ne Türkiye böyle bir depreme hazırlıklıyız. Ben bile bilinçli bir insan olduğum halde değilim. Her sabah sahilden gelirken şimdi deprem olsa bu yol yıkılsa biz sulara gömülürüz hadi yıkılmadı burada trafik kilit naparız ki acaba diyorum.

Neyse hadin gari ben gider. Hafta sonu güzel geçsin. Oturun evinizde çıkmayın sokağa gez gez nereye kadar.

formspring.me

ben kendimi herkül gibi hissediyorum ya siz? http://formspring.me/cakiltasi

Perşembe, Ocak 14, 2010

HAİTİ

Bizim de başımıza geldi. Ama onların başına gelen bizimkinden beter. Ve onlar anlatılanlara göre çok fakirlerler. Haiti'nin bu kadar fakir olduğunu bilmiyordum.
2010 güzel bir yıl olacaktı adı gibi ama onlar bir felakete uyandılar.
Çoğumuz okuyup geçiyoruz vah vah ediyoruz o kadar. Ben de öyle yapıyordum. Ama ben artık değiştim. Taşın altına elimi koyuyorum. 2010 benim için bir milat.

http://www.interaction.org/...s-list/earthquake-haiti

Bu adres yardım organizasyonlarının bir çoğunu gösteriyor. Ben http://www.savethechildren.org/newsroom/2010/haiti-relief.html adresine 20 dolarcık gibi ufacık bir bağışta bulundum. Durumum maalesef içler acısı. Ben borç içinde yüzerken bile bu bağışı yapabiliyorsam. Siz de bir şeyler yapabilirsiniz. Vakti geldi artık.

Salı, Ocak 12, 2010

MOMMO KIZ KARDEŞİM


Duru, basit, sıcak bir hikaye. İzlemelisiniz. Herkes o kadar doğal ki!

Salı, Ocak 05, 2010

HOŞ GELDİM.

2010'un ilk gönderisine hoş geldiniz. Ben de hoş geldim.

Bir de bu hoşça kal ya da hoş gelmek filan niye ayrı yazılıyor. Biz küçükken böyle mi öğrendik? Böyle öğrenmedik sanıyorum ki hoşça kal'ı ayrı yazılmış görünce allah allah diyoruz.

Neyse efenim. 2010 geldi hoş geldi. Benim için sıfırlanmanın yılı oldu. Yılbaşı ertesi bulaşık makinasını mutfakta sular için yüzerken bulduk. Tabii işin latifesi bu. Anlayacağınız hortum delinmiş foşur foşur suları akıtmış. Bir de kendisinin hiç durmadan çalışma sorunu vardı. 24 saat bıraksam çalışıyordu. Dün servis gelmiş. Bilgisayarı bozulmuş demişler yenilemiş gitmişler. Allahtan hala garanti kapsamındaydı. Tanrıya şükür.

Sonra benim şifoniyer vardı. O ayrılmış böyle kafadan. Çekmeceler patır patır bir altakine düşüyordu. Onun için marangoz geldi. Yeniledi mengeye aldı falan filan. Sonra dün işteki bilgisayar cortladı. Zaten o kadar fenaydı ki durumu hep diyordum bir format atalım şuna. Neyseki iş arkadaşım bu işlerden anlıyor da hard disk'teki bilgileri bir program yardımıyla kurtardı. Sonra sıfır kilometre oldu şimdi bilgisayarım. Dailymotion.com'a giremiyordum artık ona bile girebiliyorum. Banka hesabımım bugün itibariyle sıfırlanmış durumda. Yumuk'la Mumuk'um ameliyatla kısırlaşmış durumda. Yani bütün bunlara rağmen ben süperim. Her şey yoluna girecek öyle hissediyorum.

Ve artık yeni bir mesleğim var takı tasarımcılığı. Tabii nasıl satar para kazanırım bilmiyorum ama ciddi ciddi para kazanmayı planlıyorum. Cumartesi günü Eminönü'nden şimdilik ihtiyaç duyacağım malzemeleri aldım. İki akşamdır da kendimi alamadan keçelerimi dikip biçip boncuklarla süsleyip yaratıcılığımı sergiliyorum.

Bizim ailenin en yeteneksizi ben bilirdim kendimi ama bende de varmış bir şeyler diye seviniyorum. Babaannem zamanında eldivenden, çoraptan, örtüden tutun yeleğe hırkaya kadar her şeyi yapardı. Anneannem kimsenin öremediklerini örer harikalar yaratırdı. Teyzelerim dikiş de usta. Bir diğer teyzemin ise el işinde yaratıcılığında sınırı yok. Annem ise yılbaşında giymem için bir etek dikmiş üstüne de bir nakış işlemiş ki dünya harikası.


Diyeceğim o ki! Hoşgeldim ben 2010'a :)

Perşembe, Aralık 31, 2009

KOCAMAN MUCUK

2009 bitmeden son bir yazı yazıvereyim dedim.

Ama öyle üşeniyorum ki!

Şu an güneş parıldıyor tepemizde. 2010'dan bir beklentim yok. İlk defa bu kadar huzurluyum. Tek derdim. Şu an ameliyat olan bebişlerimde. Umarım sağlıkları biran önce yerine gelir.

Mutluyum. Gelişmelere kullaklarımı gözlerimi kapadım. Tek bildiğim yarın uyandığımda gene güneş olacak.

Nice mutlu yıllar. Her şey gönlünüzce olsun. Olması gerekeni önceden istemeyin olmasını istemediğiniz şeyi de yok saymayın. Sadece hayatla barışın.

Kocaman Mucuk.

Pazartesi, Aralık 21, 2009

PİPİ

Hafta sonu abimle konuşurken okuldakilerle Secret Santa yaptıklarını söyledi. Herkes hem hediye alacağı numarayı seçiyor hem de hediye vereceği numarayı seçiyor dedi ancak hediyeler sex shop'tan alınmak zorundaydı diye ekledi. Çok güldüm. Sana ne çıktı diye sorduğumda pipili biberon çıktığını söyledi. Kendisi de pipili bir şapka almış. Dedim ki ne bu böyle hep pipi memeli bir şey yok muydu diyince. Yoktu valla her şey pipiliydi sex shopta dedi.

GEL GİT AKIL ÇAKIL




Şapşirik Çakıl iş başında.




Hafta sonu İstanbul sellere teslim olurken ben kendi dünyamda yaşıyordum. Pazar günü kıyafet değiş tokuş partisine giderken telefonumu evde bıraktığımı, köprünün gişelerinde farkettim. Arkadaşımın evine bir kere yayan gitmiştim. Konum olarak hatırlıyordum evi ama altımda araba olduğu için bir de Üsküdar gibi kıçkıça bir muhite gittiğim için araba yolu tarifi lazımdı. Arkadaşımı bir gün önceden aradığımda bir yere kadar tarif verdi sonrasında beni ararsın dedi. Sonradan anladımki aslında onun bi yere kadar verdiği tarif de yanlışmış. Telefonum yanımda olsa belki çok daha fazla debelenecektim. Onun tarifine göre bir yerden döndüm amacım sahilin paraleli boyunca gidip konum olarak evi bulabilmekti. Ama öyle paralel maralel giden bir şey yoktu. Bir amcaya sordum o benden şapşi olduğu için vazgeçtim ondan medet ummaktan. Sonra bir sokakta polis ekip otosuyla iki keçi misali kaldık. Onlar bana yol verdi ben geçerken onlara danışmak aklıma geldi. Dedim ki ben Üsküdar iskelesinin üstüne denk gelen evlerin oraya gitmeye çalışıyorum nasıl yapacağım. Bizi takip edin dediler. Öyle bir takip ki dere tepe düz gittik ancak vardık tahmini yere. Sonra benim arabamı parketmemi salık verdiler. Siz bizim arabaya gelin biz sizi götürelim tahmini yere ondan sonra bakarız çaresine. Bindim ekip otosuna tahmini yere geldik bakındım aslında evi tanıdım ama gene de emin olmak için onların telefondan çidomların evi aradık. Gönül Abla'dan Güneşin numarasını aldım. Sonra Güneş'i aradım ki! Camdan bakınca Polis otosundan inen beni gördü. Topu topu 5-6 numara ezbere biliyorum. Biri de Allahtan Çidomların eviydi.

Neyse kıyafet değiş tokuşundan en karlı ben çıktım kimseye benim getirdiklerim olmadı. Minyatür olmanın dez avantajı.

Oradan Nazlı Abla'nın doğum günü etkinliğine gidecektim. Güneş'ten annemi aradım. Annemden Oben Abla'mın telini aldım. Oben Abla'dan oranın adresini yazdım çizdim öyle çıktım yola. Oraya vardığımda da tipik doğum günlerinden farklı bir etkinlik olacaktı. Incık cıncık yapımı ve öyle bir sosyalleşme işte. Ve kendimi oradaki malzemelerin büyüsüne kaptırdım ve bence pek hoş bir şeyler yarattım. Bir başka broşu Nazlı Abla'ya bir küpeyi Deniz'e hediye edip. Resimdekileri de kendime yapıp evime benzimin ışığı 30 km yanaraktan geldim.


Benimle hayat başka macera. Abimle başka. Ki ben kontrol delisi gibi bir şeyim aslında. Kimi zaman değilim işte. Gel git akıllı bir şeyim galiba.

Cuma, Aralık 18, 2009

UNUTMUYORUM

Hiç unutmuyorum. Her şeyi depoluyorum. Dünya'da her köşenin her parçanın herbir şeyin bir anısı var benim için. Atamıyorum saklıyorum sonsuza kadar.

Bu cumartesi Cloth Swap Home Party diye bir etkinliğe katılacağım arkadaşımın evinde. Kıyafet, takı, çanta, ayakkabı, kitap işte aklınıza gelecek her çeşit şeyin değiş tokuşu.

Çok güzel bir etkinlik evde kullanmadığınız çok da eski püskü olmayan şeyleri sevecek başka birilerine verebilmek.

Bu verme işi herkesin evinde olağan bir durumdur. Ya ihtiyacı olan bulunur. Ya da Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine verilir. En azından bizim evde hep böyle oldu.

Ama ben bu etkinlik için verecek çok az şey çıkartabildim. Çünkü her şeyin her çöpün bir hatırası var. Giyinmesem de takmasam da ya biri almış ya biri yanımdayken almışım ya da alınan yerin bir önemi var falan filan. Sonsuza kadar depoluyorum. Günün birinde iyi ki saklamışım demek için. Eski Ego biletlerinden sinema biletlerine, pasolara, broşürlere kadar bir çok başka şey. Bir ara ayıklama ihtiyacından bir çok şeyi de atmıştım. İçim onların evdeki kalabalıklarından dolayı kabarıyor ama kurtulamıyorum. Çünkü vicdanen hepsine bağlıyım.

Sadece eşya değil yaşanan benim için önemli hiçbir olayı, insanı, anıyı unutmuyor kafamda saklıyorum. Ben unutmazken. Unutulmaya çalışılınca da çok üzülüyorum.

Perşembe, Aralık 17, 2009

HASTASIYDIM CÜCEYİM BEN....

ASLINDA UZAK DEĞİLİM TAM DA BURADAYIM

Ben bu şarkısını çok severim. İlk duyduğum şarkısı da budur. Üniversite yıllarında. Ne dolanmıştım Feridunum diye ortalıkta. İlk ve tek konserine de Isparta'da çalışırken oranın sinema olarak kullanılan salonunda gitmiştim. Yalnızdım tabii. Ağlak ağlak dinlemiştim çoğu Süleyman Demirel üniversiteli gençlerin arasında.

http://www.youtube.com/watch?v=d-c19peXcmE


Ben devrik cümle kurmayı seviyorum sanırım.

Bu arada youtube'tan bloga eskiden ekleme yapabiliyorduk şimdi niye olmadı. Neyse bende link koydum.



Çarşamba, Aralık 16, 2009


SAKLAMAK, SAKINMAK

Birbirimizden neleri, nereye kadar saklamalıyız????

Kuzenimin Alman eşi bizim bu huyumuzu hiç anlamıyor. Biz her şeyi söyleriz diyor. Biz ise aman kimse üzülmesin aman kimse heyecanlanmasın diye ketumluktan öleceğiz.

Ben bunun sınırını koyamıyorum.

Ben de domuz gribi hadisesinde evde kabuslar görürken kimseye bir çıt dememiş kendi kendime acılar içinde iyileşmeye çalışmıştım.

Demin annemi geçmişe dair bir şeyler sormak için aradım. Öyle havadan sudan konuşurken baban zatüre geçirdi biz size söylemedik dedi. Ben önce şoka girdim babam mı babaanem mi dedim. Baban baban dedi. 3 gün hastanede yattı şimdi iyi evde ilaçlarını alıyor dedi. O an çok uzatatamadım konuyu. Birden ağzım büzük büzük sesim titrek titrek oldu. Annem anlamadan kapattım telefonu.

Şimdi annemler bizden saklamış. İyi mi etmiş kötü mü? Ben bunun kararını veremiyorum. Abime e-posta yazıyordum böyle böyle olmuş diye. Bu sefer ben vazgeçtim. Oradan aklı burada kalacak diye. Ben de saklıyorum benden de saklanıyor. Niye böyle bir huyumuz var millet olarak bilmiyorum.

Şimdi gözlerim yaşlı ama içim rahat evdeymiş hiç değilse diye. Öncesinde öğrensem hem gözüm yaşlı olacak hem aklım deli. Sonrasında öğrenmek rahatlatıyor. Ama ya bazı şeyler saklanırken, çok geç olursa!

Bilmiyorum aklım çok karışık.

KOMİK HABER DEĞİL Mİ BU ŞİMDİ?


Şilili Olimpiyat haltercisi antrenman sırasında ağırlık kaldırırken doğurdu

SAO PAULO - Pekin Olimpiyatları'nda yarışmış Şilili halterci Elizabeth Poblete, Brezilya'nın Sao Paulo'da antrenman yaptığı sırada ağırlık kaldırırken bir erkek çocuk dünyaya getirdi.

Doğumdan bir hafta önce kendisini iyi hissetmediğini söyleyen halterci, hamile olduğunu doğurduğunda öğrendiğini ve şoke olduğunu anlattı.

Genç kadın şoku atlattıktan sonra 1.15 kilogram ağırlığındaki bebeğine Eric Jose adını koydu.

Üç ay prematüre doğan bebek yoğun bakıma alındı. Genç sporcunun eğitmeni Horacio Reis, "Benim için sürpriz oldu. Bir hafta önce bu kız Şili'de yarışıyordu. Onun iri ve güçlü bir kız olduğunu düşündüm. Tek farkettiğim buydu" diye şaşkınlığını dile getirdi.

Pablete'nin altı aylık hamile olduğunu hesaplayan doktorlar, antrenman ve rejimi kadın altercilerin regl dönemlerini düzensizleştirebileceğini ve genç sporcunun bu nedenle hamile olduğunu anlayamamış olabileceğini kaydetti.

Poblete 2008 Olimpiyat Oyunları'nda 69-75 kilogram kategorisini 12. sırada bitirmişti.

(DIŞ HABERLER / GAZETEPORT)




http://www.gazeteport.com.tr/DUNYA/NEWS/GP_600668

DEĞİŞİKLİK

Ben gene şablonumla oynayıp durdum.

Twitterımı filan ekledim. Renklerle oynadım. Aynı bazı kadıların saçları ile oynaması gibi benim de şablon takıntım var. Değişiklik olmadan olmuyor.

Salı, Aralık 15, 2009

BİTMESİN HİÇ SEVGİMİZ

Suçunuz yokken suçlu hissettiğiniz oldu mu?

Suçlu değilken suçlandığınız?

Uzun zamandır omuzlarımda bu yük var.


Aslında hiçbir şey göründüğü gibi değildir ki şu hayatta! Her şey güllük gülistanlık gidiyor gibi yaşarken mutlaka içlerde bir yerde ağlayan bir taraf vardır.

Hayatıma şu an durduğum noktadan baktığımda neler hissettiğimi veya neler diyebileceğimi bilmiyorum. 2010'a çok az kala istediğim şey bu suçtan kurtulmak. Ve bu yazıyı yazarken boğazımda hissettiğim bu yumrunun beni rahat bırakması.

2009'u 2009'da bırakmak gibi bir basitliğim yok. Her ne yaşandıysa biz yaşadık. Ve ben geçecek yılı hiç unutmak istemiyorum. Her şeyden öte Yumuk'um ve Mumuk'um 2009'un bana hediyesi.

Geçen bir çocuk şarkısı takıldı dilime facebook'ta duvar yazısı yapayım istedim beceremedim. Profil iletisi yaptım kaldı öyle. Bu şarkıdakileri dilemekten başka elimden ne gelir bilmiyorum.

Benim için en önemli paragrafı kalın yaptım.




Yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl
Bizlere kutlu olsun
Yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl
Sizlere mutlu olsun

Eski yıl sona erdi
Yepyeni bir yıl geldi
Bu yıl olsun mutlu bir yıl
Bu yıl olsun hey hey

Kardeşiz biz hepimiz
Bitmesin hiç sevgimiz
Aramızda dargınlık yok
Aramızda hey hey


Mutlu olsun insanlar
Mutlu olsun tüm evren
Yeni yılda hep birlikte
Yeni yılda hey hey

Salı, Aralık 08, 2009

I AM GONNA BE YOUR NUMBER ONE

Nereden başlasam? Nasıl anlatsam? Bodrum Bodrum.....

Bendeniz çok istediğim domuz gribine yakalandım. Bir pazar uyandım ki! Bende bir tuhaflık var. Pazartesinden perşembeye işe gidemedim. Normal gripler gibi bir grip değildi. İyileşmesi ayaklanması çok uzun sürdü. Ateşim sadece iki üç gün vardı ama genede ayağa kalkıp iş görmek çok uzun sürdü. Kimselere haber vermeyip evde iyileşme çabaları pek iyi fikir değilmiş onu anladım. Bayramın ilk günü kuzenlerle Ankara'ya gittim. Annem beni bakıma aldı. Yedirdi, ıhlamur ve binumum şeyleri kaynattı, içirdi.

Gidiş uçağımı öteletmiştim dönüş uçağım baki kalmıştı. Şunu anladım ki! Uçakla Ankara'ya gitmek-gelmek şapşallık. Hele de sizi havalimanına bırakıp alacak kimseniz yoksa.

Dönerken 1 saat 15 dakikalık rötar. Evime ancak gece yarısı varmama sebep oldu. Bu hafta sonu da Ankara'ya gittim geldim. Macera dolu. Gene uçakla. Bu biletleri taaa iki ay önce almıştım. Ucuzdu ekonomik gelmişti hadi otobüsle eziyet çekmiyim istemiştim.

Gidiş maceramı anlatmıyorum ama dönüş maceram uçağınız iptal oldu telefonuyla başladı. Tam nikaha gidiyorduk. Gelen telefonu arkadaşım beni işletiyor diye düşündüm. Sonra işin ciddi olduğunu farkettim. Dedim beni sizi arayacağım şimdi müsait değilim. Sonra aradım bana önerdikleri saat sabahın körü uçağı. Yok dedim siz bana paramı geri verin yeter. Dönüş için bir otobüs bileti ayarladım ertesi gün 10.00'da alınmak üzere. Gecenin kimbilir kaçında eve geldiğimiz için sabahı kafamda bileti almak lazım düşüncesiyle zor ettim. Tipik ben:) Şöyle son dakkacı insan olsam her şey yolunda gider. Bileti sabah babama aldırdım. Sonra çok erken oldu diye bir saat ötelettim. Aşti'ye gittik ki! Bomba ihbarı var. Otobüslerin kaçta kalkacağı meçhul. Gittim gişeye alın dedim bu bileti ben gitmiyorum. Yok gitmiyorum bu ne garabet gün dedim. Adam delidir diye aldı biletimi. Handişim sağolsun aldı beni. Eve doğru giderken Varan'a uğradık. 4 aracına bilet bulduk. Ben o şekilde evime vardım. Bundan sonra da İstanbul-Ankara ulaşımımı sağlayacak firma Varan'dır.

Pegasus ise bir daha adımımı atmayacağım firma olacak. Bir tek bağım ötelettiğim biletim kaldı onu da Mart'ta kullandıktan sonra bir daha ne Sabiha Gökçen'i kullanırım ne Pegasus'u.

Neyse gittik secor'u evlendirdik geldik.

Darısı bekarların başına.

Çarşamba, Aralık 02, 2009

ÇİÇEK BÖCEK

Özde biraz faşistlik var bende ya o yüzden ben minare yasağını destekliyorum.

Öyle atıp tutmanın bir anlamı yok işte demokrasiye uyar mı uymaz mı hede de höde de diye. Abicim git bakalım İran'da ben kilise yapıcam diye yaptırıyorlar mı? Adam bıkmış dakka başı minare görmekten istemez. Memleket onun değil mi? Bizde de olsa bu yasak hiç fena olmazdı valla. Yap yap yap nereye kadar. Adım başı camiye tosluyoruz. Gürültü kirliliğini hele hiç hesaba katmıyorum. Bu kadar göstere göstere din yaşanır mı yahu. Biz sanki memleket olarak milletin inancına çok saygılıyız da elaleme laf söylüyoruz.

Ya bir de olan neyine yetmiyor. Daha ne inşaatı. Yeter kardeşim başımıza ne geldiyse din yüzünden geldi. Marx ne demiş Din toplumların afyonudur. Doğru demiş.

Hristiyanı da aynı mok müslümanı da. Bu İşviçre'nin kararına bir şey demiyorum da bu Avrupa'nın çifte standardına acayip kılım. İşine gelen laf sok laf söyle işine gelmeyene kullaklarını tıka gözlerini kapa.

Paralel evren teorisi diyorum bir de. Bir paralelde eminim benim istediğim gibi bir dünya var.
Çiçek böcek DOLU.