Çarşamba, Mart 05, 2008

SİVAS 93

Dün Sivas 93' e gittik. Bir kez daha tokat gibi çarptı ülkenin acı gerçeği, yobazlığı, işine gelene şiddeti. Unutmuşuz demek! halbuki o dönem gazetelerden okumuştuk devlet büyüklerimiz ( büyük demeye dilimiz varmıyor ne yazık ki) ne açıklamalar yapıyor? Dava seyri nasıl gidiyor? Bilerek isteyerek 33 aydın insan büyük küçük müslümanlık kisvesi adı altında yakıldı. Ve herkes seyirci kaldı. Bu mudur müslümanlıktaki insan sevgisi, vicdanı. İnanın o insanlarla aynı havayı solumaktan utanç duydum dün.
Aradan 15 yıl geçmiş değişen ne var? Kocaman bir hiç!!! Malatya'da insanların boğazı kesildi. Ne oldu? Kocaman bir hiç!!!
Sizinle aynı ülkenin vatandaşı olmaktan dolayı utanç duyuyorum. Sizinle aynı havayı solumaktan, size benzeyen yöneticiler tarafından yönetilmekten. Hiçbir vasfı, bilgisi, birikimi olmayan, sadaka ekonomisiyle ülke yöneten, takkiyecilik sıfatları olmuş, ülke sevgisi nedir bilmeyen, ülkeyi parsel parsel satan, at gözlüklü, sonradan görme, biçimsiz, zevksiz, rüküş, çirkin, vurguncu yöneticilerden neftet ediyorum ve utanç duyuyorum.
Utanmadan Almanya'da yangın yüzünden ölen vatandaşlarımız için gözyaşı dökerken burada yakılan insanlarımız için kocaman bir ne olmuş çıkabiliyor o sevimsiz ağızlarınızdan . Aziz Nesin az demiş bu ülkenin % 80 ni aptal. Sizden ne köy olur ne kasaba. Orta çağ karanlılığını hakkediyorsunuz öyle de yaşıyor ve davranıyorsunuz.

Anlamadığım kadınların, kızların buna gönüllü olması. Kusura bakmayın ama benim göz zevkimi bozuyorsunuz giydiğiniz palyoçaya benzeyen kiyafetlerle.

Sizinle aynı otobüse bindiğim, aynı marketi kullandığım, ayın şehri, ülkeyi paylaştığım için utanıyor ve tiksinti duyuyorum. Gözlerini kan bürümüş, insan demeye bin şahit isteyen şeriat yanlısı insacıklar. Siz hiçbir şeyi hakketmiyorsunuz. Yazıklar olsun !!!!


Sivas 93'le, yaşananlarla ilgili Cumhuriyet Pazar'dan bir alıntı.


Cumhuriyet Pazar - Miyase İlknur,

Unutmayın diye SIVAS 93

Genco Erkal, 2 Temmuz 1993'te yaşanan Sıvas katliamını sahneye taşıdı. Görsel tasarımıyla o günü ve duruşmaları an an yaşatan Sıvas 93'ün müzikleri Fazıl Say'a ait. Erkal'ın amacı katliamın unutulmasını engellemek ve tüm Türkiye'yi bir yüzleşmeye çağırmak. Çünkü bu yüzleşme yaşanmadan ne gelecek var, ne de sükûnet...

Unutmak sorumluluktan kaçmaktır. Bunun için Sıvas, toplumsal hafızadan en çabuk, en hızlı atılan katliam oldu. Dahası sözü ve erki elinde tutanlar 2 Temmuz 1993 ve o gün yakılan 33 kişiyi tarihten silmek istediler. Politikacılar, köşe yazarları "Yeter artık, unutun" dediler, hatırlatmayı insan olmanın sorumluluğu sayanları hain, bozguncu ilan ettiler ve bir daha tekrarlanmasın diye bellekleri diri tutmak isteyenler giderek azaldı. Dahası, otelin alt katına bir kebapçı açıldı ve o gün misafirlerinin yakılmasını seyreden ve seslerini yükseltmeyen Sıvaslılar "Madımak müze olsun" talebiyle hop oturup hop kalktılar. Sonunda Kültür ve Turizm Bakanlığı otelin müze olamayacağına dair gerekçelerini de hazırladı ve mülk, insan hayatının ve vicdanının önüne geçti...

Oysa yakın tarihimiz bu unutmaların ağır bedelleriyle yüklü, dahası her unutulan katliam, yenisinin hazırlayıcısı oldu, Maraş, Çorum, Malatya, Sıvas, Gazi...

Ancak 1993 Sıvas'ının unutulmasına karşı duranlar da var. Genco Erkal bu duruşunu sahneye de taşıdı, Sıvas katliamını yazdı ve sahneye koydu. "Sıvas 93" adlı belgesel-oyunun müziklerinde Fazıl Say imzası var. "Sıvas 93"ü Genco Erkal'la konuştuk.

- Muammer Karaca Tiyatrosu'nun sanat yaşamınızda önemli bir yeri var sanırım.

Evet, evet. Ben ilk profesyonel sahneye burada çıktım. 1959 yılında Müşfik Kenter'in Devlet Tiyatrosu'ndan ayrılıp İstanbul'a geldiği sezon, ben de profesyonel oldum. Neredeyse elli yıla geliyor. Buralardan çok geçtik, onun için Muammer Karaca Tiyatrosu'nun sanat yaşamımda böyle bir yeri var.

Bütün çabalar, Madımak Oteli'nin müze olmasının önüne çıkarılan yasal engeller de geri tepti, Sıvas katliamı unutturulmayacak. Genco Erkal katliamı, tanıklarına, mahkeme tutanaklarına ve yazılanlara dayanarak oyunlaştırdı. Sıvas 93 belgesel bir oyun, sahnede 2 Temmuz'u bire bir canlandıran görüntüler belleklerin üzerine atılan örtüyü de kaldıracak. Oyunun müzikleri Fazıl Say'a ait... Genco Erkal "Eğer bir daha böyle bir şeyin yaşanması gerçekten istenmiyorsa, bu toplumun Sıvas Katliamı ile sonuna kadar hesaplaşması gerekir" diyor "Oyunu yazmamın nedeni de bu".

- Geçmişteki oyunlarınıza baktığımızda çok ilginç türde oyunlar görüyoruz. Tek kişilik oyunlar, senfonilerin üzerine kurulmuş oyunlar. Sıvas Katliamını "Sıvas 93" adıyla sahneye koyuyorsunuz. Bu, belgesel tarzda ilk oyun mu?

İlk değil. Daha önce 1971'de, Küba Devrimi üzerine "Havana Duruşması" oyunumuz vardı. Bir yıl sonra "Soruşturma" diye bir oyun oynadık, Almanya'da Nazizim'in iktidara gelmesini, toplama kamplarını ve mahkemeleri konu alıyordu. Allende iktidarı ile ilgili bir oyun, "Şili'de Av"ı yaptık. Bir de "Alpagut Olayı" diye Türkiye'deki maden işçilerinin grevini anlatan bir oyunumuz vardı.

- Kemal Türkler'i Türkiye'ye tanıtan işçi eylemi...

Evet. Sizin anlayacağınız, yerli yabancı bir hayli belgesel oyun deneyimimiz var. Fakat, böyle baştan sona görsel malzeme eşliğinde, tamamen gerçeklere dayanan bir belgesel oyun galiba ilk kez yapılıyor. O nedenle biz de çok heyecanlıyız. Nasıl üstesinden geleceğiz, bu işin? Siz teksti okudunuz biliyorsunuz, ama sahnede, sözlerin ötesinde boydan boya o gün Sıvas'ta çekilmiş fotoğraflar, filmler akacak, izleyici gerçeği bire bir görebilecek. Ben oyunu yazarken bir tek cümlesini kafamdan uydurmadım. O gün orada bulunan kişilerin tanıklıklarından, gazete söyleşilerinden, mahkeme tutanaklarından Şanal Saruhan'ın girişimiyle Barolar Birliği tarafından yayımlanan ve konuyla ilgili yazılmış diğer kitaplardan yararlandım. Her şey bire bir gerçektir. Çok üzülerek söylüyorum: Bir şey uydurdum zannedilmesin, maalesef bu acı bire bir gerçektir. İnsanlar bu gerçeği duysunlar, görsünler istiyorum. Bu gerçekle yüzleşmeden olmaz. Eğer gerçekten bir daha böyle bir şey yaşanması istenmiyorsa, bu toplumun Sıvas Katliamı ile sonuna kadar hesaplaşması gerekiyor. Oyunu yazmamın gerekçesi de bu.

- Sıvas Katliamının belgesel tarzda sahnelenmesi bugüne ilişkin kurgunuz mu, yoksa ilk andan beri oyunu böyle mi tasarladınız?

Katliamdan bu yana olan gelişmeler, genel gidişin daha iyiye değil, daha kötüye gittiğini gösteriyor. Özellikle son seçim sonuçlarından sonra ortaya çıkan tablo, sonraki politik gelişmeler, bu konuların üzerinde çok dikkatlice durmamız ve uyarı görevi yapmamız, nasıl bir mücadele sürdürülecekse ona göre kendi yolumuzu çizmemiz gerektiğini gösteriyor. İlk düşüncem katliamın 14. yıldönümünde, Cumhuriyet gazetesinde çıkan Dikmen Gürün Uçarer'in yazısıyla oluştu. "Bu kadar önemli konu var, niçin bizde belgesel oyun daha çok yazılmaz" diyerek Madımak olayını örnek gösteriyordu. Böyle bir yazıyı daha önce de yazmıştı, ben de her okuduğumda hak vermiştim. Sonra kendi kendime "bunu niye ben yazmıyorum" dedim.. Bugüne kadar Can Yücel'den Aziz Nesin'den, Nâzım Hikmet'ten pek çok uyarlama çalışmaları yaptım.

- Ama onların sözleri, şiirleri, öyküleri vardı, size yol gösteren...

Evet, ilk kez özgün bir oyun yazdım. "Buna nasıl cesaret edeceğim" diye çok düşündüm. Kendime bir süre koydum. Önce "Bütün belgeleri toplayayım, eve kapanıp okuyayım, inceleyeyim ve beş on sayfalık bir şey deneyeyim" dedim "Eğer gözüm keserse yapmaya kalkayım". Dostlar Tiyatrosu'ndan oyunculuk öğrencim, Sıvas Davası'nda ailelerin avukatlığını üstlenen Şanal Saruhan'a başvurdum. Arkasından Zeynek Altıok, ve katliamdan kurtulan, kendisi de bir tiyatrocu olan Serdar ile kardeşi Serkan Doğan'la görüştüm. Bu konuda yazılmış bütün kitapları, dergileri bana, bu arkadaşlar sağladılar. ben sahafları dolaşıp kitaplar topladım. Sıvas üzerine yazılmış şiirleri topladım. Eve kapandım, bir süre sonra nasıl bir oyun olacağını görmeye başladım ve tam kararımı verdim. O günden bugüne altı ay geçti ve oyun seyirci karşısına çıkmaya hazır hale geldi. Bütün arkadaşlarım bu oyuna büyük bir tutkuyla bağlandılar. Çok emek verdik, bu olayın önemine yaraşır bir oyun olmasını istiyoruz. Artık son sözü seyirci söyleyecek.

- Yine tek kişilik bir oyun mu bu?

Hayır hayır, yedi kişi görev alıyor bu oyunda. Hepimiz anlatıcı rolündeyiz, ama zaman zaman bazı kişilikler değişiyor. Ben bir ara Aziz Nesin, bir ara Sıvas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu oluyorum. Bütün arkadaşlar zaman zaman belli rollere girip çıkıyorlar, ama genelde bir anlatıcı tavrı içinde. Oyunda zaman Sıvas'a geldikleri anda başlıyor, mahkemenin sonuna kadar sürüyor ve oyuncular bütün olayı anlatarak oynuyorlar. Kimse belli bir kişilik değil. Herkes anonim.

- Müzikler Fazıl Say imzasını taşıyor. Daha önce de birlikte çalışmıştınız.

Evet, Say şu sıralar yurtdışındaki yoğun konserleri nedeniyle yeni bir beste yapamayacağını, fakat bütün bestelerini istediğim gibi kullanabileceğimi söyledi. Ben de onun daha önce Can Dündar'ın Nâzım belgeseli için yaptığı müziklerinden, Metin Altıok ve beraber yaptığımız Nâzım oratoryosundan, Kara Toprak bestesinden, İpek Yolu ve Anadolu'nun Sessizliği konçertosundan derleme bir müzik yaptım. Geçen gün onayını almak için provaya çağırdık, hem oyunun konusu, hem politik içeriği hem de tiyatro dilinde anlatma biçimimiz onu çok heyecanlandırdı. Zaman zaman kareografi, dans giriyor oyunda, müzik ağırlıklı bölümler var. Say bunları da sanatsal açıdan çok üst düzeyde buldu ve müziklerinin de çok yerli yerinde kullanılmış olduğunu söyledi. Onun bu değerlendirmesi bizi çok rahatlattı.


TEPKİLER OLACAKTIR...

- Sıvas 93 kaç kez sahnelenecek? Gazetelerde yedi oyun tarihi yer alıyor, bu kadar kısa mı?

Hayır. Salonun sahibi olan Beyoğlu Belediyesi aylık program yapıyor, biz de sadece Ocak ayının programını yaptık. Şubat'ı Ocak ayının sonunda planlayacağız. Tabii bu oyun gördüğü ilgiye bağlı olarak bu yakada da, karşı yakada da -Caddebostan Kültür Merkezi ile Kadıköy Halk Eğitim Merkezi- fırsat buldukça oynayacak. Yurtdışında bir iki festivalden çağrı aldık, bu çağrı ve önerileri bir araya toplayıp bir program yapmamız lazım. Ben oyunun çok ses getireceğine, büyük ilgi göreceğine inanıyorum. Bütün Anadolu'yu gezeceğiz, ay sonunda İzmir'e bir turne var. Biliyorsunuz, biz her yıl bütün Anadolu'yu iki kez dolaşırız.

- Belki oyuna tepkiler de olacak?

Mutlaka olacaktır. Bu, yürekli bir oyun. Biz artık bu yola baş koyduk. Her türlü tepkiyi göğüslemeye hazırız.

- Sanat yaşamınıza baktığımızda politik tiyatro Genco Erkal'ı, Genco Erkal da politik tiyatroyu öne çıkartmış ve ikisi özdeşleşmiş gibiler. Son dönemlerde politik tiyatronun hızı biraz kesilmiş görünüyordu. Bu oyunla politik tiyatro yeniden perdelerini açıyor diyebilir miyiz?

Bundan dört beş yıl önce oynadığımız "Yaşasın Savaş" oyunu tam Irak işgalinin başlamasının arifesinde, insanları savaşa karşı uyaran, ABD emperyalizmini yargılayan bir oyundu. Hemen hemen bütün oyunlarımızda politik bir duruşumuz, sözümüz vardır, ama güncel ve bizden bir olay olarak uzun zamandır bu kadar denk düşen bir oyun sahnelenmedi.

>

Ê

7

5

Pazartesi, Mart 03, 2008

KONSER RESİMLERİ



Konserden bir kaç fotoğraf.

Konserde sahnenin solunda oturmuştum. Pek görünmüyorum fotolarda :)

Cuma, Şubat 29, 2008

MELİKE İLGÜN'DEN YÖK BAŞKANINA ABDULLAH GÜL ELİYLE MEKTUP

Okuyunca çok hoşuma gitti. Buraya koymadan edemedim. Bu kadar güzel ifade edilemezdi Yök başkanının düştüğü durum. Yazık kendisine acımaktan başka bir şey gelmiyor elimizden. Konu komşusuna yazık böyle bir tanıdıkları olduğu için utansalar mı utanmasalar mı ne yapasalar. Onların durumu bizden beter. Hiç değilse tanışmıyoruz.




Cumhurbaşkanı eliyle YÖK başkanına mektup!


29.02.2008

Gönderen: Melike İlgün

Gönderilen: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül eliyle Yusuf Ziya Özcan

Sayın Özcan,

YÖK Başkanlığı’na Sayın Abdullah Gül tarafından atandığınızı duyunca ikirciklenmiştim. Kesin kendilerine göre birini buldular, o koltuğa da koydular demiştim. Ama ne yalan söyleyeyim AKP’nin her icraatına şüpheyle yaklaşan ben bile sizin bu kadar kukla olabileceğinizi, bu durumlara düşebileceğinizi tahmin etmemiştim.

Çünkü herşeyden önce ODTÜ’lüydünüz. Öğrencilerinizin anlattıklarına göre iyi bir hocaydınız. Sevimliydiniz, derslere birbuçuk yaşındaki oğlunu da getiren, oğlunu kucağına oturtup ders anlatan , ders anlatırken sık sık da küfürler patlatan bir delibozuktunuz. Gerçi hakkınızda “ODTÜ’de çalışırken öğrencilere karşı polisle işbirliği yaptı, bu işbirliği sırasında ilişki kurduğu üst düzey emniyet mensupları sayesinde ‘Fettullahçı’ olmaya karar verdi” gibi iddialar vardı. Ama bunlar iddiaydı. Kimse iddialarla yargılanmazdı, kişiyi iş başında görmek lazımdı.

O yüzden sıfır önyargı ile yaklaştım size. Gerçekten sıfır önyargı ile. Ama işin başına geçtiğinizde kendi hanenize eksileri kendiniz attınız. “İnsanı tanımak istiyorsan beraber tatile çık” derler ya. Bence öyle değil, bence doğrusu “İnsanı tanımak istiyorsan eline güç ver” olmalı. Nitekim siz de bu inancımı doğru çıkardınız. Daha önce rektörlük bile yapmamış kendi halinde bir bölüm başkanı olarak elinize ilk güç geçtiğinde dağıldınız.

Kendinizi görmeniz için bir ayna tutayım size;

Önce “Üniversitelerdeki tüm yasaklar kalkacak” dediniz, hemen alkışı yediniz, ama sonra “Tüm üniversiteler paralı olsun” açıklamanızla topu o alkışçıların kalelerine gönderdiniz.

Ama asıl gol mikrofonlardan geldi. Ne zaman ki açık mikrofondan başbakanın ve cumhurbaşkanının size “Konuşma yoksa ipimizi çekerler” dediğini tüm Türkiye’ye itiraf ettiniz, işte o zaman bittiniz. Bir de Unakıtan’ın “İsterse demesin” lafı var ki sizin için, bilmiyorum o lafı duyduktan sonra nasıl kendinize geldiniz.

Ya Sayın Özcan,

Ya vakti zamanında “İslami kurallara göre yaşansa çok az problem olur” dediği sonradan ortaya çıkan Sayın Özcan,

Anlaşıldı ki size “Tüm yasaklar kalkacak” dedirten özgürlükçülüğünüz türbana kadarmış.

Çünkü siz yasakçı bir zihniyetsiniz!

Neden mi?

Eski üniversiteniz olan ÖDTÜ’nün evsahipliğinde toplanan Üniversitelerarası Kurulu durdurmaya çalıştığınız için.

Siz ne oldum delisisiniz!

Neden mi?

“Kurulu durdurmak için aradınız mı?” diye soran gazetecilere “Ben onların sicil amiriyim, istersem ararım” cevabını verdiğiniz için.

Siz kendinize güvensiz birisiniz!

Neden mi?

Celal Şengör gibi dünyaca ünlü bir bilimadamını YÖK üyesi yapmadığınız için.

Siz sahibinizin sesisiniz!

Neden mi?

Türkiye türban nedeniyle bu kadar kutuplaşmışken tüm rektörlere yazı gönderip “Türbanlıları içeri alın” dediğiniz için.

Siz bir sosyolog olarak toplum psikolojisinden de bihabersiniz!

Neden mi?

Rektörlere gönderdiğiniz bir mektupla ipinizi tutanların emrini bizzat ilettiğiniz için! Sicil amiri olduğunuz üniversitelerde artık sönmesi güç bir yangını ateşlediğiniz için!

Siz iyi bir yönetici değilsiniz!

Neden mi?

20 üyelik YÖK’ü ikiye böldüğünüz, 9 üyesinin size karşı bildiri hazırlamasına yol açtığınız için!

Siz üstelik bir de komiksiniz.

Neden mi?

Bütün bunların üstüne bir de “Ben hükümetin emir eri değilim” dediğiniz için

Siz duyarsızsınız!

Neden mi?

Size soru sormak isteyen gazetecilere Unakıtan “Yallah, gidin” dediğinde sustuğunuz için.

Siz bir ilksiniz!

Neden mi?

Göreve geldikten iki buçuk ay sonra Üniversiteler Arası Kurul tarafından istifaya davet edilerek tarihe geçtiğiniz için!

Ya Sayın Özcan,

Ya başbakan ile cumhurbaşkanının “Dikkatli konuş hocam, ipimizi çekerler yoksa” dediği belgelenen Sayın Özcan,

Ya “İsterse konuşmasın” lafını sineye çekebilen Sayın Özcan,

Ya eline erk geçtiğinde dağılan, darmadağınık olan Özcan,

Bilmem tuttuğum aynadan görebildiniz mi kendinizi?

Bilmem gördükleriniz yetti mi?

Bilmem dayanabildiniz mi kendinize bakmaya?



İşte bu yüzden siz dün şehit cenazesinde yapayalnızdınız. İşte bu yüzden kimse sizin bırakın yanınızda yakınınızda bile durmak istemedi. İşte bu yüzden kimse size yanaşmadı. Sosyoloji profesörü olan sizsiniz, bunu benden çok daha iyi yorumlarsınız.

Ve son olarak bu mektubu neden Cumhurbaşkanı Gül eliyle yolladığımı soracak olursanız. Biliyorum ki Gül tarafından “Görülmüştür” ibaresi olmadan siz hiç bir mektubu okumazsınız.

Keşke YÖK Başkanını değil de YÖK’ü tartışsaydık. Ama sizler varken maalesef ki YÖK’ü tartışabilme noktasından çok uzaktayız!

Saygılarımla,

Melike İlgün

Pazartesi, Şubat 25, 2008

ALIŞVERİŞ ÇILGINLIĞI VE SOBE

Çınarım Sobelemiş beni.

Yaptığım en aptalca alışveriş nedir diye...

Düşündüm taşındım aldığım onca gereksiz kıyafet geldi ilk anda aklıma. Hırsız boşuna çalmaya kalkmamış pantolanlarımı işte! Çok bulmuş. Aynı çınarım gibi de almaya devam ediyorum. Gerçi şu an ekonomik krizde olduğum için harcamalarım durmuş durumda. Gene bir yerde iradem devreye giriyor. Kredi kartımı ödeyebileceğim noktada tutuyorum. Ama gözüm hala vitrinlerde. Hatta dün kursa giderken, iki arada bi derede elbise bile denedim :) Versem veremiyorum ama çekmecelerimdeki varlıkları beni rahatsız eden onca kıyafet. Veremiyorum çünkü yeniler, çok giymemişim, bir sürü para vermişim. Giyeceğim diye kendimi kandırıyorum. Eskiden bu kadar çok çeşit yoktu. Şimdi o kadar çok ki ! Sıradan bir beyaz tişörtün bile milyon tane çeşiti var. Bir tane beyaz tişört yetmiyor. V yakalısı olması lazım. Sıfır yakalısı, düğmelisi, fırfırlısı, gece için olanı, gündüz için olanı ooooo ölme eşeğim ölme yanii.

İşte böyle :)

Başka da aldığım bir şey yok galiba aklıma gelmedi.

Cuma, Şubat 22, 2008

BİZ ELİTLER



Ece Temelkuran'dan bir yazı. Sayın Başbakan bize elit diyor. Kendi çocukları Amerika'da okumadı sanki, karısı için de Kalyon'da mağaza kapatılmıyor.




AKP'nin sırrı: Türk sömürgeciler!


AKP'nin ilk kez iktidara gelmesinden, hatta "ampulü" görüp nutkumuz tutulduğu andan beri açıklığa kavuşmayan bir şey var. O "şey", aynı zamanda AKP'nin başarısının, bitmez tükenmez siyasi retoriğinin kaynağı. AKP, yenilmez, yılmaz ve her dem zinde söylemini bu sırrından besliyor.
CHP'lileri laiklik tıkacıyla felç eden, sosyal eşitlik politikasını tekeline almış gibi görünüp solu dilsiz bırakan, eski merkez sağı bir anda Boğaz'daki villalarda hariçten gazel okuyan yoluk kuşlar haline getiren, liberalleri "çarpıp" sersemleten sır bu. Ne peki?

'Elit semt'?
Başbakan önceki gün türban tartışmaları sırasında kendisine ve partisine yönelen eleştirilere yine aynı biçimde cevap verdi. Şöyle:
"İstanbul'un, Ankara'nın elit semtlerinde oturarak, masa başında sosyolojik analizler yaparak kimse hizmetlerimizi anlayamaz. Bir garibin sofrasına oturup yoksulluğu hissetmeden ahkâm keserseniz, yaptığınız yorumlarla kargaları bile kendinize güldürürsünüz."
İşte Başbakan, net bir biçimde tahlil edilmeye muhtaç sırrını yeniden kullanıyor. Ne yapıyor Başbakan?

Sömürgecilik karşıtı İslam
Başbakan, Ortadoğu'da, Mısır'da, Cezayir'de, ulusal sol hareketlerin zayıflamasından sonra ortaya çıkan sömürge karşıtı siyasal İslami hareketlerin ortak söylemini kullanıyor. Başbakan'ın konuşmalarında sürekli bir "onlar" var, en başından beri. Onlar, "beyaz". Onlar, zengin. Onlar, "halkı sömürüyor". Onlar, Türkiye'yi ve halkı kullanıyor. Onlar, keyifleri ne isterse onu yapıyor. Onlar, bu ülke kurulurken gelip ülkemizi ele geçirdiler ve iktidar koltuğuna oturdular. Onlar halka zulüm ederek bu ülkeyi kurdular. Onlar, hiç "bize" benzemiyor.
Bu söylemdeki onlar aynen ve tamamen sömürge karşıtı İslami hareketin söylemindeki "sömürgeciler"e denk geliyor. Başbakan'ın söylemi bu ülkede ona oy vermemiş yurttaşları "sömürgeci" ilan ediyor! Cezayir'deki Fransız, Mısır'daki İngiliz, Irak'taki ABD'li.

Sömürgeciler kim?
Bu yüzden üç kuruş maaş alan emekli öğretmenler, açlıktan ölmek üzere olan memurlar, zavallı öğrenciler, ayakta kalmaya çalışan öğretim üyeleri, susturulmak korkusuyla yaşayan yazarlar, tuzu kuru sömürgeciler olarak gösteriliyor halka ya da AKP seçmenine.
Bu öfke ve düşmanlık barındıran söylem her dem o kadar taze ki ilk kullanılışının üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ işe yarıyor. Üstelik Türkiye'de sömürgecilik olmamasına rağmen kolektif muhayyilede böyle bir imge yaratılıyor.
Türkiye'ye deniyor ki "Sömürgeciler gelmeden önce biz iyiydik. Sömürgecileri gönderirsek, yok edersek yeniden o güzel günlere döneceğiz".
İşin tuhaf tarafı, Başbakan'ı eleştirenlerin çoğu, sömürgecilik şöyle dursun, zaten bu toplumun ezilen sınıfı. Ölen tersane işçileri, panzer altında kalarak ölen Yahya Menekşe'nin ailesi, zorla dindarlaştırılmak istemeyenler ve hatta en az Başbakan kadar dindar olmasına rağmen yaratılan muhafazakârlaşmanın ikiyüzlülüğünden şikâyetçi olan başörtülü kadınlar...

Başbakan hedef gösteriyor
Sayın Başbakan'a sormak lazım:
Onlar kim?
Sizin sömürgeci yerine koyduğunuz ve bütün bir Türkiye'yi böyle bir yalana inandırmak için harcadığınız insanlar, kitleler kim?
Yarı aç yarı tok çalışan ve sizin beğendiğiniz sendikalara üye olmak istemeyen işçiler mi?
Yoksa YÖK Başkanı olunca hükümetinizle muhabbeti koyulaştıran bir YÖK Başkanı'nı kendilerine yakıştıramayan akademisyenler mi?
Mısır'dan, Cezayir'den, Ortadoğu'daki siyasal İslam hareketlerinden aparılan bu söylemin "zalim" ilan ettiği insanlar kim?
Bu söylemi bilinçli olarak mı ürettiniz, yoksa ağız alışkanlığı mı?
Başbakan'ın ve AKP'nin ağzına pelesenk olan ve şimdiye kadar doğru dürüst sorgulanmamış, çözümlenmemiş bir söylemi sorgulamanın zamanıdır. Çünkü artık bu söylem, bizatihi Başbakan'ın ağzından, bu ülkenin insanlarını birbirine hedef göstermeye başlamıştır.

Pazartesi, Şubat 18, 2008

VİCDANI OLAN HIRSIZLIK YAPAR MI???

İstanbul! istanbul! neler yaşatıyorsun misafirlerine. Hiç başlarına gelmemiş şeyler bir bakıyorlar başlarına gelmiş, gelebilirmiş de hiç kondurmamışlar.
Evet sonunda benim evime de hırsız girmiş.
Cuma günü iş çıkışı pazara uğrayıp hemen evime koşturdum bütün bir hafta sonunu cumartesi gideceğim nikah dışında evde geçirme hayaliyle. Kapıdan girdiğim zaman ilk işim kapıyı kitlemek olduğu için gene öyle yaptım. Yatak odama geçince olmadığı kadar dağınık geldi. Çantamı yatağımın üzerinde buldum. Dedim ki pis çantayı niye yatağımın üzerine koymuşum. Sonra baktım pantolonlarım yok, çekmecelerim altına üstüne gelmiş. O zaman dank etti ve pencereye yöneldim ki açık. Hemen kilitli kapımı bir sürat açtım ve evsahibine koşturdum. Yıllarca gözümün nuru bildiğim küpelerim, yüzüklerim gitmiş. Cumartesi günkü nikah için aldığım çeyrek altın, Meteksan balosunda verdikleri çeyrek altın, epilasyon aletim, cd çalarım, Aycan'nın perşembe günü bana verdiği swatch kolye ki taksitlerini ödeyecek canım benim. İşte böyle asıl şok geçirten demiri kırmış olması ve pimapenin arkada kilitleri olduğu halde camı açabilmesi. Üstüne gelmişim ya da ev sahipleri benden önce geldikleri için bahçenin ışıklarını açmışlar ve fırlamış ve gitmiş. Bahçede pencerenin dibinde pantolanlarımı buldum. Bir de abimin takımını asmış alamadan gitmiş heralde. Küpelerimin olduğu kestane kutusunun gittiğini görünce 400 euro da gitti dedim çünkü kutunun altındaydı. Allahtan onu bahçeye atmış. İçindekileri benim yastık kılıfıma doldurmuş ve gitmiş. Evet yastık kılıfım da yoktu. Onu torba yapmış. Ama bana en çok koyan yüzüklerimin ve küpelerimin gitmiş olması çünkü çok orjinallerdi. Hiçbiri altın değildi ama benim için pırlanta kadar değerliydiler. Bunları alıp gittiğine göre bir de pantolanlarıma, kıyafetlerime sullandığına göre ya çulsuzun teki ya da kendisi için eşya alan bir hırsız.
Akabinde polis çağırdık geldiler ama ne işe yaracak bilmiyorum bulunmaları imkansız bulunsalar da benim pırtılarım bulunması çok zor dağıtmıştır konuya komşuya. Huzurumuzu kaçırdı gitti adiler. Pazar evde yalnız kaldım ama öncesinde arkadaşlarım geldi kaldı. İşin komik tarafı evi hiç yalnız bırakasım yok her şeyi almaya gelecek diye. Arkadaşım sigorta yaptır diyor ama benim için verecekleri 10 milyarın kıymeti harbiyesi yok giden sadece eşyalar değil anılarımı da çaldı şerefsizler (diyeceğim kusura bakmayın). Yani yatacak yerleri yok hayrını göremesin her kimse.
Annem dün geldi. Evi taşıyacağız. Nereye derseniz aynı binanın 3. katına. Kirası biraz daha yüksek ev daha geniş güzelce bir ev. Hırkızın da geleceği varsa göreceği var elimde sopa onu bekliyorum makul tarafına kondurmak için.

İşte şimdilik havadisler bunlar.

Çarşamba, Şubat 13, 2008

KONSERİMİZ

Pazartesi konserimizi verdik. Çok güzeldi ama yorucuydu biz çömez grup olduğumuz ve fazla parça çalmadığımız halde oldukça yoruldum diyebilirim. Görüntüler bana ulaşır ulaşmaz buraya ekleyeceğim. Çınarım sağolsun beni hatırlamış ve mesaj atmış. Ben de ona sonra anlatırım dedim ama tembellik ettim gene.
Bu sahne yorucu işmiş yahu. Hani zor zanaat yani provası, stresi :)
Ama şunu anladım çok kısa zaman acayip işler başarılıyor. Ben konserin mükemmele yakın işlemesi, her şeyin, o senkronizasyonun onca insan tarafından sağlanması o kadar kısa günde büyük başarı. Kostüm olarak tulumlarımız vardı üzerimizde. Benimki lacivert tulumdu. Resimler elimde olmadığı için nasıl göründüğümüzü tam bilmiyorum.
Okay Temiz büyük insan kimseyi küçümsemeden beceremez demeden bu güzelliği bizlere yaşattığı, dünyaca ünlü sanatçılarla aynı sahneyi paylaşmamızı sağladığı için.

İşte böyle biliyorum kısa oldu ama telafi edeceğim.

Cuma, Şubat 01, 2008

LAZIM DA LAZIM

Çınarım beni sobelemiş tam benim konum. "Yapmam gereken ama bir türlü yapmadığım ya da yapamadığım işler" Şimdi hangi birini saymalı? Nereden başlamalı?


İş aramaya başlamam, cv'mi güncellemem lazım.

Evimi temizlemem lazım.

Karşıya geçmem, Uğur'u görmem, hediyesini vermem lazım.

Teyzemin borcunu ödemem lazım.

Beni okumayı bekleyen kitaplarıma dönmem lazım.

Öğrendiğim grafik programlarına çalışmaya başlamam lazım.

Her gün omuzlarıma iyi gelecek hareketler yapmam lazım.

Resimlerimi düzenlemem albümlere yerleştirmem lazım.

Ev bakmam lazım.

Cildiyeciye gitmem lazım.

Çınarımın diğer sobe yazısını yazmam lazım.

Pasaport çıkarttırmam lazım.

Lazım da lazım. Artık yazmaya son veriyorum yoksa gevurların deyimiyle "to do list" uzadıkça uzayacak.

YOK HİÇBİR DERT CANIM GÜL GİBİ ÜLKEMİZ VAR

Türbandır, Davutpaşa'daki olaydır bir şey yazmayacağım her ikisi de sinir bozucu hadiseler. Köşe yazarları pek güzel yazıyor. Derdime derman olamasalar da içimdekileri dökmüş oluyorlar.
Umrumda değil desem bir türlü, demesem bir türlü. Sinir katsayım her yönüyle tavana vurmuş durumda. Olanları, gelişenleri, açıklamaları duydukça daha beter oluyorum. Açıkçası taşı, toprağı altın, bir içim su memleketim yok artık. Haberlerdeki görüntülere şöyle bir baktım. Bir yabancının gözüyle nasıl bir memlekettir bu Türkiye dedim. Valla ha Afganistan ha Türkiye hiçbir fark yok da karar kıldım. Aynı çağdışı görüntüler aynı izbelik. Gene yazmayacağım demeyeceğim diyorum ama konuya girmeden edemiyorum.

Neyse sanki hiçbir dert yokmuş Florida'da yaşıyormuşum gibi kendi sorunlarımdan yaşanmışlıklarımdan bahsedeyim. Bir nevi kaçış olsun.

İş değiştirmenin vakti geldi de geçti belki de. Ama elime gazeteyi alıp da bakamadım haftalardır. Bilinmezlik, inançsızlık ve güvensizlik. Nasıl bulacağım, ne bulacağım ve ne istiyorum bu soruların cevapları bende saklı değil maalesef. Mucize bekliyorum yıllardır. Gerçekleşmedi o mucize bir türlü. Bekle bekle yoruldum valla. Hatta bu konudan bahsetmekten de sıkıldım şimdi hep bir kaçış nereye kadar bakalım.

Dün kursta çalacağımız ritimlerin provasını yaptık. Evde de çalışmak gerek tembellik etmemeli!

Bu akşam abim geliyor sonunda karşıya geçip Uğur'a aldığımız hediyeyi verebileceğiz. Abim hala vermediğimi görünce yuh diyecek. Seni beklemiştim diyeceğim ben de:)

İşte böyle pek bir yazasım yok. Uyku bastırdı keyifsizlendim.

Şubat'ın ilk gönderisi olsun. Gerisi gelir bakarsınız.

Salı, Ocak 29, 2008

ŞÖYLE BÖYLE

Şubat gelmeden son bir Ocak gönderisi daha yayınlayayım dedim. Tembellik nereye kadar!!!

Bu hafta sonu Ankara'ya gittim geldim. Perşembe gece kurs sonrası yola çıktım. Gidişim evlere şenlikti. Akılsız başın cezası olan biten. Olan biten de bir şey yok da. İşte yorgunluk. Çarşamba gece evi temizlemeye kalktım. Tabii ki evin tamamını temizlemem mümkün olmadı. Banyo ve Mutfak paklandı. Koca bir bavul hazırlandı, Ankara'ya bırakılacaklardan oluşan. Sabah eşşek ölüsü bavul yüklenildi işe koşturuldu. İşten çıkıldı koştur koştur Cihangir'e gidildi. Bavul Çiğdemler'e bırakıldı. Oradan kan ter içinde kursa yetişildi. Kursta ara sonrası ikinci derse başlamak saatler aldığı için normal saatinde çıkılmak zorunda kalındı. (Kimbilir ne zaman bitirdiler ikinci dersi. ) Gene koşturarak Çiğdemlere gidildi. Bavul alındı ve servise yetişildi. Bir tane yavşak taksiciye denk gelindi. Allahtan mesafe kısa olduğu için çabuk kurtulundu. Gecenin körü Yeniköy'e gidiyor olsaydım ne halt ederdim diye de düşünülmeden durulmadı.
Neticede 23.30 otobüsüne bir şekilde ulaştım. Ama yolculuk kabustu çünkü kaloriferi abartmıştı amcalar. Aycan bana demişti de çok sallamamıştım. Şöyle yapsaydın böyle yapsaydın diye akıl vermiştim bir de. Canım benim haklıymış valla işkenceden öte bir şeydi. Çoraplarımı dahi çıkardım öyle söyleyeyim size donumla oturacaktım da vazgeçtim yani o kadar.

Neyse perşembeden gitmeme sebep rutin doktor kontrolümdü. Kan tahlilerimi iş günü Gazi hastanesinde yaptırabilmek için öyle bir yol izledim. Yeri gelmişken aşağıya eklediğim haberi de okuyun lüften.

Tıp fakülteleri iflasın eşiğinde


İlaç ve tıbbi malzemeleri kendileri temin etmek zorunda olan üniversite hastaneleri para bulmakta zorlanıyor. Kamudan alacaklarını tahsil edemediklerini belirten yöneticiler, "Yastık kılıfı bile alamıyoruz" diyor
ŞÜKRAN ÖZÇAKMAK İstanbul

Yatan hastaların ilaç ve tıbbi malzemelerinin hastaneler tarafından temin edilmesini öngören Sağlık Uygulama Tebliği(SUT), üniversite hastanelerini iflasın eşiğine getirdi. "Yastık kılıfı alamaz hale geldik" diyen tıp fakültesi yöneticileri, 3-5 ay sonra hastaya "Çarşafını evden getir" demek zorunda kalacaklarını belirtiyor. Yöneticiler teknolojiyi takip edemedikleri gibi hurdaya çıkan cihazların yerine yenisini koyamadıklarını söylüyor.
İşte üniversite hastaneleri yöneticilerinin konuyla ilgili görüşleri:

Prof. Dr. Rıfat Murat Akal (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan Vekili):
"Fakültemizin kamudan 70 milyon YTL'nin üzerinde, hatta kesilmemiş ve henüz onaylanmamış faturalarla birlikte 100 milyon YTL alacağı var. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) borcunu ödemeyince biz de firmalara borçlanıyoruz. Yastık kılıfı dahi alamaz duruma geldik. Yakında hastaya, 'Çarşafını evinden getir' demek zorunda kalacağız. Teknolojik ömrünü dolduran cihazların yerine yenisini alamıyoruz. 20 milyon dolar civarında cihaz almam gerekiyor.
Teknoloji çok hızlı ilerliyor ve biz de bu teknolojiyi parasızlık nedeniyle takip edemiyoruz. Döner sermaye katkı payı düştükçe öğretim üyeleri özel hastanelere kaçıyor veya yarım gün çalışıyor, araştırma görevlileri uzmanlık sınavlarına katılmak istemiyor. Öğrenci yetiştiren tıp fakülteleri de bu gidişle iflas edecek."

Prof. Dr. Ceyhun Oral (Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı):
"Radyoterapi cihazı bozuk. Yenisini almak lazım, 3-4 milyon YTL değerinde bir cihaz. SGK'dan 24 milyon YTL alacağımız var. Üniversite hastanelerine katma bütçeden, özellikle bina yenileme konusunda yardım gelmedi. Bu işler bizi büyük oranda zayıf düşürdü. Toplu ihale yapamaz durumdayız. Binalarımızda deprem güçlendirmesi çalışması yapılıyor. Dünya Bankası'ndan karşılanacak denilmesine rağmen deprem güçlendirmesi için bize para ödenmedi. 3 yıldır tüm paralarımızı yatırdık. Onarılan bölümler kapalı olduğu için hasta da kabul edemedik. Yani kazanç da kesildi. Deprem güçlendirmesi için yalnız 50 milyon YTL harcadık. Şu an Cerrahpaşa'nın bütçesi 18 milyon YTL'de bekliyor."

Prof. Dr. Mithat Erenus (Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı):
"Devlet yalnızca maaşımızı ödüyor. Elektrik, su, temizlik, güvenlik gibi altyapı hizmetleri ile cihaz, malzeme, ilaç alımına kadar her türlü ihtiyaç döner sermayeden karşılanıyor.
Döner sermaye katkı payım düştükçe öğretim üyelerinin paralarını ödeyemiyoruz. Öğretim üyeleri üniversitelerden kaçıyor. Klinik branşlarda çalışan öğretim üyelerinin yüzde 90'ı yarım gün çalışıyor.
Hemşire yok, personel yok, teknisyen yok, sekreterim yok. Paramız olmadığı için cihaz alamıyoruz. Yatak yok. Hastanemize gelen kanser hastasını kovamadığım için acilde yatırıyorum. Hastane full çalışıyor, ama kâr edemiyorum."

Prof. Dr. Ahmet Özkağnıcı (Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Başhekimi):
"Maddi sıkıntılar nedeniyle acil dışındaki vakalar, ameliyat ve yatak hizmetlerini erteleme kararı aldık. Hastalara ilaç temin edemez hale geldik. 16 milyon YTL alacağımız, bir o kadar borcumuz var. Alacağımızı tahsil edersek borcumuzu ödeyeceğiz.
Döner sermaye geliriyle cihaz alamayız, teknolojik takip yapamayız. Şu anki tabloyla yeniliğe ayak uyduramayız. Bundan tıp eğitimi, hastaların sağlık sorunu etkilenir. 4 yıldır feryat ediyoruz. Bakanlık, üniversite hastanesini yok farz ediyor."


Cuma hastane işi doktor işi koşturarak geçti. Cumartesi de Meteksan'nın yılbaşı balosuna gittik. Pazar da öyle geçti. Sayılı gün çabuk geçti anlayacağınız. Kimseye doyamadım. Aklım Ankara'da kaldı.

Şaka maka konsere çıkacağım hakikaten dünyaca ünlü ritim ustalarıyla beraber biz de Okay Temiz Ritim Atölyesi olarak dümbeleklerimizi tıngırdatacağız. Meraklılarına duyurulur.

http://www.biletix.com/event.htm?id=JOKR1
Okay Temiz "Ritmin Günü"
tarih : 11.02.2008 20:30:00
mekan : Türker İnanoğlu Maslak Show Center


Bir başka haber de mahkemeyi kazanmışız. Bahsedip bahsetmediğimi hatırlamıyorum. Mavi Bilgisayar'ın vurdumduymaz tavrı ve tüketiciyi aptal yerine koyması nedeniyle açtığımız davayı kazanmışız. Paramızı geri vermekle yükümlü artık. Beni 40 gün boyunca bilgisayarsız bırakmalarının, lütfedip de aramamalarının, ben arayınca da 30 iş günü efendim geyiklerinin sonucu. Herkesi de bu tip konularda hakkını aramaya davet ediyorum. Her şey satana kadar değil efendim. Sattıktan sonra da o malla sorumlu olduklarını unutmasın firmalar.

İşte şimdilik havadisler bu kadar.

Pazartesi, Ocak 14, 2008

üşüyorum

Evet gene sesim çıkmadı bir süredir. İçimden yazmak gelmiyor. Geçiyorum başına yeni gönderi diyorum. Bir iki satır yazdıktan sonrası gelmiyor nedense.

Yazdan çok sıkılmıştım. Hem akrep derdinden hem de bunaltıcı sıcak yüzünden biran önce kış gelsin istiyordum. Şimdiyse ne yazı istiyorum ne kışı. O kadar çok üşüyorum ki çaresini bulamadım. Kansızım o bir gerçek. İşte yün atkımı sarmış oturuyorum. Ayaklarım ise sanki çıplak ve soğuk havada öyle duruyormuşum gibi. Geçen hafta üst üste iki tane yün çorap giydim bana mısın demedi. Eksi derecelerde giyilen dağçı botlarım bile benim üşümeme engel değil. Bu acayip bir asabiyet ve huysuzluk yapıyor. Üstüne üstlük muayyen gün sendromu da eklenince pek çekilmezim anlayacağınız.

Şimdi saat 5'te çıkıp eve gitme hayalleri kuruyorum bilmiyorum yapabilir miyim?

Perşembe, Aralık 27, 2007

BAYRAM BİTTİ SIRA YILBAŞINDA

Bayram harala gürele geçti. İnsan hedefler koyuyor öyle yaşıyor şu tarihte şu olacak bu tarihte bu olacak diye sonra bakıveriyor ki zaman geçmiş gitmiş. Belki de böyle yaptığımız için çabucak geçiriyoruz zamanı. Bayram gelsin istiyoruz biran önce. Geçip gidince de aaa ne çabuk geçti diye hayıflanıyoruz.

Benim ki de o hesap bayram bayram dedim. Bir hafta geçti Ankara'ya gidişimin üzerinden. Şimdi de yılbaşı yılbaşı diyorum. Şimdilikte gelsin diye beklediğim bir şey kalmıyor diye düşünürken aklıma geldi Ocak sonu Ankara'ya gideceğim yeni hedefim bu.

Bu aralar gene biraz depresif moddayım. İşimden hiç memnun değilim. Ama değiştirmek için bir çabam yok. Değiştirebileceğime inancım ise hiç yok. Ankara'ya dönme fikri beni strese sokuyor. Ne istediğimi ne yaşayacağımı hiç bilmiyorum. Hayatı her zamanki gibi akışına bıraktım. Beni nereye sürüklerse oraya doğru gidiyorum bakalım.

Bayram'da iki günlüğüne Dipsiz Göle gittik. Ankara'dan Kastamonu'ya giderken Tosya'ya gelmeden önce jandarma karakolunun karşından sola doğru dönülerek gidiliyor. Önce bir köyden geçiliyor ismini unuttum ama çok güzel evleri var eski tip tam Kastamonu evleri gibi. Eskiden mimari ne kadar güzelmiş hiçbir şey için eskiye bakıp örnek almıyoruz şimdinin iğrenç yapılaşmalarını gördükçe insanın içi acıyor. Köyü geçip biraz tırmanmak gerekiyor. Biraz ilerleyince karla karşılaşıyorsunuz. Zincirsiz gitmemek lazım. Biz şapşal gibi öyle elimizi kolumuzu sallayarak gittik. Cebimizde 20 ytl ile. Kredi kartı da geçmiyor bu arada :) Bir kaç başarısız tırmanma çalışmasından sonra köye geri döndük bakkala uğradık yukarı çıkamadık diye. İsmail sağolsun aradı bizi 4 çeker bi jiple gelip aldılar. Bakkal İsmail'in ailesi tipik misafirperver türk ailesiydi o kadar tatlılardı ki anlatamam. Bizi içeri aldılar ısrarlarına başarıyla karşılık verdik ve yemek hazırlatmadık. Çay içtik üzüm yedik onun yerine. İşin açıkçası bence kışın gitmek için pek keyifli bi yer değil. Evet manzara güzel her taraf kar ama çok soğukkkk. Odalar çok soğuk ve de bizim kaldığımız odada tuvalet banyo ortaktı ve çok soğuklardı. Banyo yapamadık tabii ki . Tuvalet ise tam bir işkenceydi dona dona :) Baharda börtü böcekler ortaya çıkmadan tekrar gitmeye karar verdik.

Yarın kursun kostümlü partisi var. Ben de kostüm yok ama gideceğim gene de :)

Şimdilik havadisler bu kadar. Dipsiz göl fotolarını daha yükleyemedim yükledikten sonra buraya ekleyeceğim.

Çarşamba, Aralık 19, 2007

HOŞGELDİN BAYRAM

Çınarcığım bıktı beni dürtüklemekten. Dün yazmaya başladım sonra iş güç çıktı bıraktım yazıyı. Bıraktığım yazıya devam edesim gelmiyor çünkü çok ayrıntıya girmiş oluyorum.

Şimdi çok az vaktim var birazdan Ankara'ya doğru yola çıkacağım. Bir iki şey çiziktireyim istedim. Bu bayramım gelişi çok güzel şeyleri de beraberinde getirdi. Kasım biraz kasvetli geçti bir çok ölüm haberi üzdü beni ama aynı zamanda Kasım çok da mutlu olmamı sağladı. Umarım bu mutluluk herdaim olur.

Bir bayram daha gelirken ki prensip olarak kurban bayramına pek sıcak gözle bakmıyorum. İnanışlara saygım var ama onca büyükbaş hayvana da üzülmüyor değilim. Neyse gelelim bayramın iyi taraflarına :) Bayram sevenlerin kavuşma, küslerin barışma, büyüklerin küçükleri görme ya da sesini duyma vesilesi olduğu için çok önemli günlerden bence. Onun için hergün bayram olsa keşke.

Çok öpüyorum herkesi. Nice mutlu bayramlara. En iyi deliklerim sizinle ve her şey gönlünüzce olsun.

Cuma, Aralık 14, 2007

HAYATIN ÖNCELİKLERİ

İyiden iyice kış bastırdı. Bu hafta özellikle şirkette içim ısınmadı. Sabahtan saat 14.00'e kadar ayaklarım buz gibi olarak iç titremesi yaşadım durdum. Nedendir bilinmez. Farkettim ki üşümek bende asabiyet yapıyor. Bardağın boş tarafı gözüme çarpıyor. Çoğu şey gözüme batıyor ve daha alıngan oluyorum.



Hayat tembelliğine devam ediyorum. Bir şeye odaklanıp. Diğer şeyleri sallıyor, unutuyor ya da erteliyorum. Bu huyumu hiç ama hiç sevmiyorum. Teyzem 20 gündür İstanbul'da ben bir türlü görmeye gidemedim. Kendimi biraz zorlayıp görmeye gidebilirdim belki ama önceliklerimi ayarlamakta zorlanıyorum hep. Yarın Aycan'ı da yanımda sürükleyip, teyzemi ve en önemlisi Emel Abla'yı görmek istiyorum. Emel Abla kuzenimin eşi ve yıllardır MS hastası. 4 gün önce tekrar atak geçirmiş. Görme yetisi iyice gitmiş. Hayat çok adaletsiz. Her an hepimizin başına gelebilecek milyonlarca çaresi olmayan hastalıktan bir tanesi MS.

MS ( Multipl Skleroz ) :
Beyin ve Omuriliğin ( Merkezi Sinir Sisteminin ) bir hastalığıdır. MS beyinin görme, konuşma, yürüme gibi Fonksiyonlar üzerindeki kontrol kabiliyetini bozar.
“ Multipl ” denilmesinin nedeni : - Beynin ve omuriliğin bir çok farklı alanı etkilenir. - Belirtiler hafif ya da ağır olabilir. Aniden ortaya çıkabilir, ya da kaybolabilir.
“Skleroz” denmesinin nedeni :
Hastalık beyin ve omuriliğin hasarlı alanlarında sklerozan plaklar, yani sertleşmiş dokular oluşturur.


Bizim de hayatımıza Emel Abla ile beraber giren bir hastalık. Sonra o kadar çok duydum ki sandığımızdan daha uzak değil.

Hayatı olduğu gibi kabullenip. Hiçbir şeyi olduğundan daha fazla dert etmeden. Güzellikleri görerek, sevdiklerimizi daha çok kucaklayarak, ufacık sorunların dağ boyutuna getirmeden yaşamayı diliyorum hem kendime hem de herkese. Ne yazık ki bu kelimere dökmek kadar kolay değil.

Biraz iç sıkıcı oldum ama bu seferlik böyle.

Çarşamba, Aralık 12, 2007

HAYALİMDEKİ MESLEK

Bir sobe daha çınarcımdam. Ben tembellik edip takip de geç kalınca böyle birikmiş her şey tabii :)

Hayalimdeki meslek nedir?

Hayalimdeki meslekler diyelim biz şu işe.

1. cisi pilot olmayi çok isterdim. Ama yolcu uçağı değil pırpır uçaklardan. 5-6 kişilik yolcu taşıyanlardan. Afrika'da yolcu taşırdım oraya buraya biraz da tehlike olurdu işin içinde.

2.cisi aynı çınarcım gibi sahilde bir yer. Kafe demeyeceğim ama benim barım olsun ser de alkoliklik var ya. Sıcak takip diye bir dizi vardı dedektiflik dizisi. Dedektif Nick ve partnerı hep sahilde bi bara giderlerdi. İşte öyle bir barım olsun pek severdim.

3.cüsü de organizatör olmak isterdim. Konserler ve festivaller düzenleyenlerden ama :)


Daha sıksam bulurum bir şeyler ama bu kadar kafi olur heralde.

Salı, Aralık 11, 2007

SOBE MOBE

Çınarcım beni sobelemiş, The Lost Room'daki nesnelerden hangisini seçerdim ve de neden diye sormuş.



The Lost Room'u seyretmedim ama çınarcım sayesinde pek bi heveslendim seyretmek için. Ben oradaki nesnelerden anahtarı sevdim. Her kapıyı açıyor sonra otele girip kapıyı nereye açarsanız aklınızdan neresi geçiyorsa oraya gidiyorsun filan. Hoşuma gitti her kapıyı açma ve kafamdan düşündüğüm yere gitme fikri.



O kadar çok yer geçiyor ki aklımdan bir orada bib burada bulurdum kendimi sanırım. Hayatta öyle nesneler olsa ne güzel olurdu. Bir takım işlevleri olan, hayatı bize kolaylaştıran.

Oldum olası gerçeküstü filmlere, dizilere kitaplara bayılırım. Bu diziyi ben de edineceğim çınarcım ya. Ama bittiğinde sorularımıza cevap bulamıyorsak pek fena. Seninle tartışırız artık. Bence şu şöyle bu böyle diye :)

Perşembe, Kasım 29, 2007

HAYAT BEKLENMEDİK

Çınarcım dürtüklemese beni, kıpırdanacağım yok. Kış iyice bastırdı bir rehavet çöktü. Aslında yaşam dolu dizgin devam ediyor. En son Pelin'i yolculamıştım sonrası öyle fırtınalı geçti ki burada bahsetsem mi bahsetmesem mi emin değilim. Ama diyeceğim şu ki hayat çok beklenmedik çoğu zaman.

Salıdan beri abim bende iş için gelmiş. Cumartesi Ankara'ya gidip pazar dönecekti. Dün bana istersen milli bilete bak sende gel dedi. Hayatta başka bir şey istesem olurmuş sanırım çünkü bu hafta sonu Ankara'ya o kadar çok gitmek istiyordum ki. Eeee sen zaten geçtiğimiz hafta gidecektin derseniz. Hayır efendim geçen hafta gidemedim. Her şey o gidemeyişimle ilgili zaten. Pek gizemli oldu neyse varsın öyle kalsın.

Az daha abimin milli biletleriyle babam ve ben Amsterdam'a gidiyorduk Gerçi ben popomu kaldırabilmiş değilim. Ne pasaportum var ne de vizem. Bayrama yer bile ayırttım ama ayırtırken de gidemeyeceğimizi bilerek yaptım. Maksat torba dolsun. Alelacele bir vesikalık çektirdim neyseki onu çektirdim o halloldu. Ama pasaport çıkarttırmaya gitmedim. Gerçekten sonum hayrolsun. Hayatı öylesine koyvermiş yaşıyorum ki . Tesadüfen ilerliyor her şey. Hani yolda yürürken çukurlara ezkaza düşmüyorum gibi bir durum.

Abim Uğur için bir hediye alalım diye düşünürken annem Tema'nın meşe palamudu hikayesini söyledi. Ben de buldum gönderdim sonra abim tamam şu kadar şu kadar al dedi. Ben öylesine salladım ki durumu o aldım biliyor ama ben daha hiçbir şey yapmamışım. Sertifikamız geldi mi diye soruyor ben yok diyorum. Neyse salı abimin geleceğini öğrenince tutuştu bir taraflarım. Cumartesi internetten hallettim. Dün geldi sertifika ama bu sefer de abimin adını yazdırmayı unutmuşum. Pek fena oldu durum üstüne üstlük eve götürmeyi de unuttuğumdan göremedi. Bugün karşıya Uğur'u görmeye gidecekti. Niye böyle savruğum bilmiyorum.

Daha sayabileceğim bir sürü şey var böyle. Çocuk gibi yaşıyorum. Birileri şunu yap bunu unutma diyor.

Neyse gelelim Ankara ziyaretime herkese süpriz olacak. Çoğu kişiyi de göremeyeceğim belki. Ama çok heyecanlıyım. Çok mutluyum umarım bir aksilik olmaz.

Onun dışında pazartesinden beri salya sümük durumdayım. Şifayı kaptım sonunda bünye dayanamadı. Bugün de kursum var üşeniyorum gitmeye ama gitmeme gibi bir alternatif yok aklımda :) Yarın da kursun kaynaşma yemeği var sazlı sözlü. Ertesi gün Ankara yolculuğu olmasa çal çal oyna olurdum ama dur bakalım nasıl olacak.

İşte böyle çınarcım ya sen de olmasan nice olcak halim:))

Pazartesi, Kasım 19, 2007

UĞUR


Haraketli bir hafta sonunu daha geride bıraktım. Harakete cumadan başlayınca 2 günlük süreç insana 5 gün gibi geliyor. Ritim kursuma cuma günü gittim. Çıktığımda da arkadaşlarla buluşup Asmalımescit'e gittik. Gitmeseydik Pelin başımızın etini yerdi ya o ayrı konu:) Tek tek gittiğimiz mekanları saymayacağım ancak gecenin sonu saat 5 gibi Bambi'de yediğim kaşarlı dürümden bahsetmemek olmaz. Yemeyeceğim dedim ama yememek mümkün olmadı. Dönüşte sağolsun Orçun bizi eve bıraktı. Giderken arka koltukta sızıvermişim. Pelin ve Orçun'nun heyyy hadi nereden döneceğiz ciyaklamalarıyla uyandım pek komikti. Cumartesi de maç seyretme geyiğine bir yerlere gidildi. Oradan da Ankaralıların gittiği bar olarak bilinen Corridorr'a gittik. Neyse allahtan orası erken kapandığından çabuk kurtulduk. Sigara dumanına daha fazla dayanamazdım heralde. Ertesi gün de hep beraber yapılan Emek Kafe kahvaltısından sonra. Pelin'i havalimanına bıraktıktık Eray'da herkesi evlerine bıraktı ben de bizim bebişkoyu görmek için karşıya gittim. Bebişko sarılık geçirdiği ve hastaneden dönmediğimden önce Oben Ablalara gittim oradan bir arkadaşımla buluştum sonra o da sağolsun beni Burak Abilere bıraktı orada gördüm bizim kediyi. Minnoş bir şey ufacık. Ancak uyuduğu için agucuklarını göremedim :)




Gelelim şu an ki ruhsal durumuma. Çok alınganım ve kafam son derece karışık. Bazı kararları almak ya da neye göre, nasıl davranmak bilemiyorum. Kırmak kırılmak bu kadar dert edilecek şeyler olmasaydı da. Öyle dangul dungul yaşayabilseydim keşke. Regli öncesi sendromunu oldukça yoğun yaşıyorum bu aralar.
Fotoğraf küçük Uğur'un fotosu. Bahtı açık olsun diyorum. Üstüne de amin ve tü tü tü yü ekliyorum.

Cuma, Kasım 16, 2007

UYUŞMUŞUM :)

Bir haftanın sonu daha geldi. Hafta boyu neler yaptım nasıl geçti vakit derseniz. İstanbul yolları kazandı ben de kepçeydim diyebilirim.

Cumartesi Evren'nin yedisi vardı. O nedenle Kemerburgaz'a gittik. Saat 19.00'da olduğu için karanlığa kaldık bir de pis bir yağmur bastırdı. Giderken çok zorlandım. Yollar çok karanlık ve su çukurlarıyla doluydu. Nasıl gittim geldim bilmiyorum. Ertesi gün de karşıya gitmeye karar verdik. Hadi sahilden gidelim hem teyzemlere ikinci köprüden daha rahat gidiliyor diye düştük boğaz köprüsü yollarına. Yıldız Üniversitesi'ni geçmiştik ki babam nasıl geçicez köprüden dedi. Aaaaa dedim. Tamamıyla buradan nakit geçişin olmadığını aklımdan çıkarttığımdan kal geldi:) Neyse girişindeki binada satıldığını tahmin ettiğim için o kadar panik yapmadım. İşbankası'nın ve Ziraat'ın gişeleri vardı. Ziraat çok kalabalıktı ben de İşbankası gişesine gittim. Hesabımızın olması gerekiyormuş allahtan bir dönem açılmış ama kullanmadığım bir hesabım vardı. Kartı aldım geçmeye çalışırken kart okumadı mı! Uğraş uğraş yok. Adamın biri indi kartı okutmaya çalıştı. Arkamızda bin ton kuyruk oluştu tabii. En sonunda öyle geçip ileride durmak zorunda kaldım. İndim aldığım yere gittim. Kıza dedim bu okumadı. Baktı kartta bir problem yok dedi. Neyse içeri bir yere gittik. Kız müşterim benden kart aldı ama böyle böyle olmuş dedi. Adam da yasak geçişlere bakmaya başladı fotoğrafımız çekilmiş mi çekilmemiş mi diye. Çekilmiş ama adamın biri plakamızı kapatmış. Böyle bir durumda geçmeyin halledene kadar bekleyin orada dedi. Arkada bekleyenler katil olsun trafik altüst olsun diye. Neyse heralde ben okutamadım dedim. Yayan gittim herhangi bir otomobile sizin yerinize ben okutayım kartımı denemek istiyorum diye. Bir taksici denk geldi. Bana uzaylı gidi davranarak denedik kartı ama çalışmadı. Artık kaybedecek vakit olmadığı için uğraşamadım daha fazla, yürüdük gittik.

Çarşamba günü tekrar karşıya geçmek icap oldu. Üsküdar'a gideceğimiz için 2. köprü gene tercih ettiğim bi yol olmadığıdan yeni kart aldık maalesef. Bu seferkini Ziraat'tan aldık. Neyse bu sefer bir sıkıntı yaşamadan geçtik :) Şunu anladım ki ne yaparsanız yapın İstanbul'un trafiğini çözmek imkansız. Hani imkansız hiçbir şey yok derler ya ama bu gerçekten imkansız.

Annemler birazdan yola çıkacaklar. Belki de çıkmışlardır. Gece de Pelin gelecek. Bu arada aklıma geldi kuzenimin bebeği oldu bu hafta başı. Çirkin bir şey :))) Pazar onlara gideceğim. Annemler gördü ama ben göremedim. Sanırım biraz tembellik oldu iş çıkışı gitmeye çok üşendim. Pazar Pelin'i gönderdikten sonra geçeceğim artık.

Haftaya da Ankara'ya gideceğim bir aksilik olmaz ise bekleyenim çok :) Görebilecek miyim herkesi bilmiyorum:((

Bu aralar uyuşuğum. Harry Potter'ım bile yavaş yavaş gidiyor. Artık 7. kitaptayım ama yarısına bile gelemedim.

Hayat sanırım harala gürele böyle geçecek. Bir sonraki ay şöyle yapıcam böyle yapıcam daha sakin geçiricem diyorum ama gene ayın tas aynı hamam.

Çarşamba, Kasım 07, 2007

GÜNLÜK

Yaşam son hızıyla devam ediyor. Geride kalanlarla birlikte. İnsan gerçekten tuhaf bir varlık, bunca acılara dayanarak nasıl yaşayabilirdi yoksa.

Ne Dünya'da olanlardan ne de Türkiye'de olanlardan haberim var. Gazete okuyorum elbette ama didik didik değil. Takip ettiğim köşe yazalarlarını ve dikkat çeken haberleri sadece.
RTE tam olarak ne dedi, nasıl davrandı bir fikrim yok TV izlemedim anlayacağınız. Bütün kanalların evde mevcut olması da beni televizyonkolik yapmadı demek ki . İlk baştan olur gibi oldum ama... ı ıh olmadım.

Dün şöhret basamaklarını tırmanacaktım ama tırmanamadım benim konuşmam montajda gitmiş. Heralde çok komiktim. Yanımdakiler konuşurken çıkmışım. Oyuncu olmayıp kamera karşısına geçip doğallıkla oyunlarını oynayan, konuşan insanları takdir ediyorum. Benim için çok zor bir hadise. Gerçi hala sokaklarda yürürken keşefedilip ünlü olma hayallerim var ama olsun biraz çalışma ile atarız korkumuzu :))

Kış iyiden iyiye geldi galiba iki gündür pek soğuk İstanbul. Gelsin kara kış da akreplerden tamamen kurtulayım geçen hafta bir boy büyük yavru öldürdüm. Sabah antreye gelmiş nereden geldiyse artık. Pino beni statcounter diye bir şeye üye yapmıştı hani kim giriyor, nereden giriyor, kaç dakika kalıyor. O gösterdikten sonra hiç girmemiştim dün ve bugün baktım çok da bir şey anlamadım ya! insanlar anahtar kelimelerin azizliği yüzünden buraya düşüyor sanırım. Çoğu anahtar kelime de akrepti :)) Üzgünüm ben de bulamadım başetme yollarını :)

Her pazar Nike koşuları oluyormuş, Selo'yla gideceğiz. Haftada 4 gün spora gidiyorum gene de yeterli gelmiyor kendimi sağlıklı hissetmiyorum.



Cuma, Kasım 02, 2007

KELİMELERİN BİTTİĞİ GÜNLER

Nasıl başlayacağımı bilmiyorum başka bir gönderim vardı yazmaya başladığım onu tamamlar yayınlarım diye düşünüyordum ama bugün ne yazık ki ölümden bahsedeceğim bana hissettirdikleri, düşündürdükleriyle.


Beril Sitesi'nden çocukluk arkadaşımın kardeşi trafik kazası sonucu vefat etmiş. Selo sabah telefonla verdi haberi. Bu satırları yazarken bile o kadar inanılmaz geliyor ki ölümün ne kadar yakınımızda olduğu kapıyı çalmaya ne kadar hazır olduğunu beynim kabul etmiyor sanki.

Hayattaki en büyük korkunuz ne denecek olsa. Yakınımdakilerden birinin vefatı derim hiç düşünmeden.

Ölümü yok sayan insanlardanım. Hiç yokmuş gibi ölümsüzmüşüz gibi. Hayatın ne sevimsiz bir ayrıntısı halbuki. Hep duyduğumuz hep içimizde olan bir şey ama bir o kadar da uzak. Birilerinin öldüğünü duyduğumuzda üzülüyoruz üzülüyormuşuz gibi oluyoruz sonra o sıradan hayatımızın dayanılmaz olduğunu sandığımız sorunlarına geri dönüyoruz.

Yaşam devam ediyor geride kalanlar için niye çünkü yaşama adapte olmak zorundayız. Kaplan geyik yavurusunu öldürüp kendi yavrularını besliyor NİYE??? hayatını sürdürmek zorunda çünkü. Peki buna alışmak bunu kabullenmek üzülmemek elde mi....... Bilmem belki saçmalıyorum. Kafam karışık ve çok üzgünüm ben böyle bir acıya nasıl dayanırım, alışırım bilmiyorum.
İşte kelimeler bitti. Geriye koca bir boşluk kaldı.

Cuma, Ekim 26, 2007

GÜZEL GÜNLERE

Annemin süpriz yapıp salı günü geldiğinden bahsetmemiştim. Spor dönüşü baktım salonumun ışığı yanıyor haydaaa dedim hırsız mı girdi, noldu, napsam, ev sahibine çıkıp haber mi versem??? diye eve yaklaşırken baktım perdelerim benim perdeler değil o zaman çaktım köfteyi annem gelmiş. Aslında babam ile babaannem de geleceklerdi ama Zeyno ve sevgilisi bana gelecekleri için aman dedim siz gelmeyin. Çünkü genelde gelenler gidenler üst üste bindiği için bu sefer gönlüm bu duruma razı gelmedi ve önlemimi erkenden aldım. Annemi cumartesi ne yazık ki köye geri postalıyorum. 1 Kasım'da da prenses hazretleri Burçik Hanım'ı Amerika'ya yolculayacağımız için annemlere 2 Kasım gibi gelin dedim. Sanırım 1'inde yarım gün izin alıp prensesi gezdireceğim. Kursuma da cuma günü gideceğim ki akşam İstiklal'de Selo ve Zeyno ile buluşup bir yerlerde oturalım. Prenses arada okursa buraları görür kendisinden nasıl bahsettiğimi hehehe. Gerçi beğenmiyor yazış şeklimi konuşarak yazıyormuşum. Bu aralar Selo'yla ikisine kılım. Vıdı vıdı başımın etini yiyorlar.


Efendim dün televizyona çıkma adımını attık. Sanırım 6 Kasım Salı günü gece saat 24.00'te tv8'deyiz. Hatta mıyk mıyk konuştum bile:) Bilmiyorum nasıl çıktık. Evde tv8 çıkmadığı için o gün Çidom'lara gideceğim. Dün Oben Abla'ya bahsettim durumdan eminim herkese duyurmaya başlayacaksın seni biliyorsam duymayan kalmayacak dedi. Ben de bir haha koyverdim yok valla feysbuk'ta bahsetmeyeceğim dedim.

Neyse ben böyle geyik yapıp geyik yazayım ama sanmayın ki içim yanmıyor, kavrulmuyor. Elimde olsa her okuduğum yazıyı buraya yapıştırıyım. Reha Muhtar'ı sevmeyiz ama inanın o kadar güzel yazıyor ki . Adamı sokakta görsem öpüp boynuna sarılacağım. Vatan Gazetesi'nin (www.vatanim.com.tr) köşe yazarlarını takip edebilirsiniz. Bence çoğu dürüstçe doğruları aktarıyor. Kimi gazetelerin kim yazarları gibi 3 maymunu oynamıyor.

Bir haftanın sonu daha geldi. Umarım geçen hafta sonundaki acı haberler son olur.

Dünyamıza ve sevgili ülkemize acil barış, güzel günler neden bu kadar uzak görünmek zorunda :(


not: sayfama müzik nasıl ekleyebilir bilen varsa bana yardımcı olabilir mi?

Çarşamba, Ekim 24, 2007

İNANILMAZDAN ÖTE

Düşünceler kafama öylesine üşüşmüş durumdaki nereden başlayıp neyi yazacağımı bilemiyorum. Kaç gündür aynı duygular içindeyim. Geçiyorum bloğun karşısına bir şey yazamadan kapatıyorum. Okuduğum, izlediğim yeni şeylerle daha da dolmuş öfkeden patlayacak durumdayım.
Vatan'dan Yiğit Bulut'un yazısını buraya ekliyorum ben tıkanıp kalıyorum bu konuda. Ama bir noktayı daha es geçemeyeceğim. Türkiye Amerikan karşıtı ülkeler arasında ilk sıralardayken kukla iktidarımız Amerikasız hareket edemezken nasıl oluyor da bu kör, okumaktan, araştırmaktan düşünmekten aciz halkın çoğu AKP'yi destekler. İnanmak çok güç çıldırmamak içten değil.

YİĞİT BULUT

TÜRK HALKINA ÇAĞRI

Başbakan 16 şehit verdiğimiz bir önceki saldırı sonrası “Başkan Bush ile görüşeceğim, sonuç alacağımı umuyorum” açıklamasını yaptı...Şimdi ne diyecek; “yine çıkıp bekleyin Başkanla mı konuşayım” diyecek...Sevgili dostlar, İsrail’in iki askeri kaçırıldıktan sonra Lübnan topraklarında yaptığı operasyonu hatırlıyor musunuz ? Bu sabah aklıma şu soru geliyor; biz neden aynı şeyi yapamıyoruz? Denklemin bütününe soğukkanlı bir şekilde bakınca ‘neden yapamadığımız’ aslında çok açık; Türkiye, 1946 devalüasyon sürecinden bugüne Ortadoğu bölgesinde ABD politikaları harici tek bir adım dahi atamadı, atamıyor... Türkiye, 1980 sonrası teslim alınma sürecine giriyor, 1997-2007 arasında ise emperyal güçlerin, “ekonomik-siyasi-askeri-finansal” anlamda “her türlü” esiri oluyor...İşte esaretimizin gelişme süreci...- 1946 devalüasyonu ile Türkiye ekonomik olarak değişen dünya şartlarında ABD etkisine daha fazla girmeye başladı. SSCB’nin yayılmasını önleme amacında olan ABD Truman Doktrini çerçevesinde 1947 yılında Türkiye’ye 100 milyon dolar yardım kararı aldı. Gelişme içeride büyük tepki doğururken 1946 devalüasyon sürecinin de başbakanı olan Recep Peker yaptığı konuşmalarda Türkiye’nin kalkınmasını ABD’ye dayandırması gerektiğine dair mesajlar verdi... - Truman Doktrini’ni Marshall Planı takip etti. Haziran 1947’de Marshall Planı açıklandı ve planı kabul eden ülkeler program dahiline alındılar. Bu noktada bir yorum yapmamda yarar var; Türk kamuoyunda bu yardımın ABD’nin Türkiye’ye ne kadar önem verdiğini göstermek için bize özel şekilde yapıldığına dair yorumlar var, bunlar kesinlikle doğru değil. Bu plan dahilinde en az yardım alan ülkelerden biri Türkiye’dir. - Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye yapılan telkin, çok ilginçtir ki 1978 Dünya Bankası raporu ile büyük benzerlik gösteriyor; ikisinde de ‘Türkiye sanayi ülkesi olmamalı’ ifadesi açık ve net...- NATO olarak bildiğimiz yapının 1948 yılında temeli atılırken, Türk kamuoyundaki genel görüşün aksine, ABD, İngiltere ve Fransa, Türkiye’nin ‘dışarıda kalması’ fikrini savundular. Türkiye’ye Kuzey Atlantik temelli bir oluşum olduğu söylenirken İtalya ve Fransa’nın Afrika topraklarının da kapsama alanı içine alınması Türkiye’nin istenmediğini net olarak gösterdi. Türkiye NATO’ya ancak Kore Savaşı ve sonrasında artan SSCB tehdidi ile 1951 yılında dahil olabildi. Bu dahil oluş ABD’nin Türkiye üzerindeki askeri ve ekonomik kontrolünü artırırken, içeride olduğundan fazla algılanan bir Sovyet tehdidi oluşmaya başladı...- ABD 1954 yılından itibaren Türkiye’nin talebi olan 300 milyon dolar üzerinde bir yardım paketini onaylamazken Türkiye’ye sürekli devalüasyon baskısında bulundu. Bu süreçte SSCB’den gelen ‘ekonomik kalkınma odaklı’ yardım talepleri ABD isteğiyle geri çevrildi. Türkiye, istenen devalüasyonu yapıp topraklarında füze konuşlanması dahil her türlü izni ABD’ye vermesine rağmen yalnızca 30 milyon dolar alabildi. Bütün bunlar olurken bugün İsrail’in yaptığı Lübnan operasyonunun ilk versiyonunu gerçekleştiren ABD askerleri Türkiye’deki üsleri kullandılar...- 1960’lara yaklaşırken ABD’ne teslimiyet politikasının iflas ettiğini anlayan Başbakan Adnan Menderes, 1960 yazında Rusya’ya resmi bir ziyaret için gerekli randevuları aldı ama Başbakanlığı’nın süresi bu ziyarete yalnızca 40 gün kala askeri bir darbeyle bitti... - 1997 yılında Başkan Clinton, Yeni bir yüzyıl için ulusal strateji belgesini açıklıyor. Şu cümleye lütfen dikkat; “Petrol rezervi ile Hazar Denizi bölgesi, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kafkasya, İran, Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu. Bu bölge dünyanın artan enerji ihtiyacını karşılamada, önemli bir adaydır. Kendi kaynaklarımız tükeneceğinden bu bölgedeki kaynaklara ulaşmak, ABD’nin yaşamsal çıkarlarından biridir” ...Bu belge sonrası Türkiye’nin “bölgeye hakim olma” anlamında esir alınma süreci hızlanıyor ve “Kriz, Derviş programı, IMF, Avrupa Birliği” gibi kavramlar altında Türk Devletinin “refleksleri” yok ediliyor...Sonuç: Dünkü hain saldırı “canımızı yaktı”. Yaktı ama bir gerçeği de unutmayalım; bu çok uzun bir sürecin “sonuçlarından” sadece bir bölümü. Yapmamız gereken tek bir şey var; saldırı sadece “terörist” değil, bu sadece “ucu” ...Saldırı “varlığımıza” yönelik...Lütfen; artık uyanalım.

Pazartesi, Ekim 22, 2007

HAFTANIN BAŞI


Haftanın başındayız yeniden. Uzun bir zaman olmuş pazar günleri televizyon karşısında Catdog seyretmeyeli bütün bir günü semirerek geçirmeyeli. Çook çook uzun zamandır seyredemediğim Kavak Yelleri'ne de rastladım bu sayede. Tekrar bölümleri pazar sabahlarıymış demek. Epey ilerlemiş işler.


Sabah sefasından sonra Selo'yla carffure'a gidip aylık alışverişimizi yaptık. Alışverişi bitirdikten sonra da promosyon portakal sularımızı alıp Yeniköy'deki tarihi börekçide börek yedik ki Sarıyer börekçisinden çok daha lezizdi.


Şimdi ise pazartesi olmuş döngü başlamış bile.....

Cuma, Ekim 19, 2007

İSTANBUL'UN BİTMEK BİLMEZ TRAFİK SORUNU


Dün gece eve dönerken sinir küpüydüm. Bu memleket nasıl bir memleket ki sabah 7'den gecenin 1'ne kadar trafik var aklım almıyor. İnsanlar sürekli devinim halinde bir yerden bir yerlere gidiyor. Özellikle de perşembe günleri yollar bir anormal. Ne yazık ki ritim kursum perşembe günü :(


Vatandaş Ahmet efendi olduğum için arabalara kılım bu aralar. Arabakoliklere daha da kılım. İki adım yere ya da toplu taşımı kolay yere arabayla gitmeyin kardeşim bizi de kendinizi çileden çıkartmayın. Dün Galata'dan çıktım indim Tophane'ye amacım otobüse binip Beşiktaş'a gitmek. Sonra baktım trafik Karaköy'den başlamış Beşiktaş'a kadar gidiyor. Otobüs motobüs gelmez dedim yürümeye başladım tam o esnada tramvay geldi hemen durağa koştum. İnenenlere yol verdim binecekken kapısı kapanmaya başladı. Açma dümesine bastım bastım yok aptal taşıt gitti gözlerimin önünden. Sonra sinir küpü bir halde başladım Kabataş'a yürümeye durakta otobüs beklesem, eve heralde gece yarısı varırdım. Bu arada saat zaten 22.00. Kabataş'a yaklaşırken baktım bir otobüs hareket etmek üzere ama hareket etse de gidecek mesafesi yok trafik deli gibi. Koştum gene de benim hat mıdır değil midir bilmeden. 25E'ymiş şansıma atladım otobüse başladık yolculuğa. İETT'nin en deli şoförü manyak gibi gidiyor arada da söyleniyor. Eskişehir yolu'nda yıllarca manyak gibi gittiğini sandığım otobüslere ve minibüslere bindim ama size temin ederim boğaz hattı'nda giden otobüsler gibi olanına ömrüm boyunca binmemiştim. F1'deki Monaco grand prix'si halt etmiş aynı manzara aynı tarz yollar ve İETT. Neyse öyle deli gibi giderken- Beşiktaş'tan sonra trafik açıldı nedense nedeni belli olmayan trafik cenneti memleket işi işte- Arnavutköy'den benim tanıdığım bir sima bindi. Fotosunu çekip koysam ona saygısızlık olur. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin yıllarca baş hekimliğini yapmış şimdininse kaçık görünüşlü Arnavutköy kişisi. Görünüşü tam bir kaçık yıllarca delilerle uğraşa uğraşa ne hale gelmiş kadın insan inanamıyor. Kim bilir zamanında ne heybetliydi, dediği dedikti. Bizim işyerinin sokağında bi yerlerde oturuyor sanırım çünkü hep görüyorum. Ben ilk gördüğümde buranın delilerinden biri heralde demiştim. Sonra bizim Erdem Bey'den öğrendim gerçeği.

Dün tam karşıma oturdu ve söylenmeye başladı doktorların halini beğenmiyormuş. Arnavutköy'de bir futbolcu varmış filan da filan sonra da Baltalimanı'nda indi hastaneye gidiyordu heralde. İnsan üzülüyor ne şan ne şöhret ne güç ne yetki hepsi geçici. Koca dünyanın küçük dünyalarının minik efendileriyiz hepimiz ne olacağımız belirsiz. Binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete....
.
Gelecek perşembe bizim sınıf televizyona çıkacak. Bizim sınıftaki bir çocuk tv8'de cumartesi geceleri bir spor programı sunuyormuş. Ritim işini de sporla yoğurup bizi çekecek:) Cümlenin başından sanki perşembe çıkacakmışız gibi yazmışım ama ne zaman çıkacağımız belli değil banttan yayınlıyorlarmış perşembe çekim olacak sadece:)
.
Bu hafta sonu özgürüm. Ne gelen var ne giden ben de mümkün olursa evden dışarı çıkmak istemiyorum. Harry Potter'ıma burçik'in deyimiyle Hayri Pıtır'ıma gömülmek istiyorum. Onu okuduğum için bana bebek muamelesi yapıyorlar ama çok da tirink.
.
Hayat çok komplike geliyor bana bir o kadar basit olmasına rağmen. Gelecek beni çok çok endişenlendiriyor.
.
Cimcime'ye çok teşekkür gene boşluklar beni deli etti ama onun gönderdiği kodu yapıştırıp işin içinden kurtuldum:)
.
Referandum'u iplemiyorum. Ankara'ya oy kullanmak için de gitmiyorum. Mine G. Kırıkkanat'ın bugünkü yazısını buraya bağlantı olarak koyuyorum okumak isteyenler için.

Pazartesi, Ekim 15, 2007

ÇEVRE


Çevre yaşamımızın vazgeçilmezi ama kim ne kadar bilincinde?


Ne yazık çok az bir kesim.


Bugünden itibaren çevreye, çok fazla çaba sarfetmeden biraz daha duyarlı olunabilir.


Nasıl mı?


İşe çöplerimizi ayırmakla başlayabiliriz.


Şişeleri şişe atma kutularına eğer oturduğunuz yerde şişe atma kutusu yoksa ayrı bir poşete toplayıp çöpe atabilirsiniz. Kağıtları, kartonları ayrı bir poşete. Pet şişe ve teneke kutu gibi katı atıkları ayrı bir poşete. Eğer evde bahçeniz varsa. Yemeksel atıklara da bahçede bir çukur kazarak geri dönüştürebilirsiniz.


İstanbul'da yaşayanlar için bitmiş pillerinizi de atabileceğiniz yerler mevcut. Bağdat caddesinde pil atık kutuları var biriktirip oraya atabilirler. Ben Ankara'da yaşarken pilleri biriktirip getiriyordum. Belki atacak başka yerler de vardır ama bilmiyorum .


Bunlar çok basit ve kimseyi yormayacak öneriler ve önlemler. Çöp çıkarmamaya çalışmak da ayrı bir önlem olabilir. Günümüzde ambalaj sanayii çok geliştiği için aldığımız herhangi bir ürünün kendisinden büyük atığı oluyor. Mümkün olduğunca naylon poşet almamaya çalışın. Elinizde taşıyın ya da evden poşet götürün. Bilgisayarlar çıktı çıkalı daha çok kağıt tüketir olmuşuz. Lüzumsuz çıktı almamaya çalışın alacağınız çıktıları eğer mümkünse arkası yazılı olan sayfaları kullanarak çıkartın.


Meyveleri yıkarken lavobaya bir kap koyabilir biriken suyla çiçeklerinizi sulayabilirsiniz. Ben balkon bile yıkıyordum:)


Örnekler çoğaltılabilir. Bunlar benim şimdi aklıma gelenler araştırma fırsatım olsa belki çok daha aydınlatıcı şeyler yazabilirdim.


Gelecek kuşaklara bir dünya kalıntısı bırakmak istemiyorsak herkes üstüne düşenleri yapsın lütfen. Bu dünya acı çekmesin artık.


Perşembe, Ekim 11, 2007

İYİ BAYRAMLAR

Şeker çok seven bir çocuk olmamama rağmen şeker bayramlarını oldum olası severim. İnsanın yaşı küçükken bayramlaşmadır, erken kalkmadır, ziyarete gitmedir pek severek yaptığı işler değil sanırım.

Şimdi ise sabah kalktığımda bayramın bana yaşattığı o duyguyu seviyorum. İleride özlemle anacağıma da eminim.

Aramaya üşendiğimiz yakınlarımızı hiç de değilse bayramda arayalım. Çünkü ne zaman ne de insanlar sabit.

Herkese iyi bayramlar....

Acıların biraz daha azalması ümidiyle.

Not: 15 Ekim'de bütün bloglar çevre hakkında yazacaklarmış siz de bir gününüzü çevreye ayırmayı unutmayın.

Sevgiler...

Salı, Ekim 09, 2007

STARDUST


Stardust dün öylesine alınmış bir karar sonunda tanıştığım bir film. Eskisi gibi değilim diyorum ya orayı burayı kurcalayıp kendimi bilgilendirmiyorum artık. Ne yazık! Bu filmi ve kitabı öğrenmem kimbilir ne zaman olacaktı. Abim sinemaya gitmek istedi. Nereye gitsek TİM'e mi İstinye Mall'a mı derken. Hadi Akmerkez'e gidelim dedik. Evde ilkel şartlarda yaşadığımız için bilgisayar ve internet olmayınca...Nerede hangi film var ve seansları saat kaçta bilemediğimizden attık yollara kendimizi. Bir sürü dandirik film ve korku filmi yanında bu film de vardı. Abim buna gitmek istediğini söylemişti zaten. Ama benim hiç bir fikrim yoktu tek korkum korku filmi olmasın yeterdi. Bunun seansı diğerlerine göre daha geçti ama gene de hadi dedim bu olsun. İyi ki de buna gitmişiz. Eve geldiğimiz de gece 01.00'di ama cin gibiydim. Böyle sevimli bir film olabilir mi olabilirmiş. Masal gibiydi. Zaten Harry Potter'la yatıp kalkıyorum bu aralar. Bir de bu film gelince iyice ayaklarım yerden kesildi. Sonra öğrendim ki Neil Gaiman'nın bir eseriymiş. Kitapta anlatılmayan bölümler varmış sanırım ama olsun gene de çok güzeldi. Kitabı okumuş olmayı tercih ederdim tabii filme gitmeden önce. Çünkü yönetmenin hayal gücüne kalıyor her şey. Gaza gelip idefix'ten bir ton kitap ısmarladım. Yıldız Tozu'nu da tabii ki. Çevirisi hakkında güzel şeyler dememişler ama olsun. Okuyup kendimiz görelim nasıl?
Gittiğimiz seansta tekerlekli sandalyede bir çocuk vardı. Eşlik edenleri de kendi de çok hoştu. Film bittikten sonra çıkışta 10 kadar basamak vardı oradan inerlerken farkettim. Hep düşündüğüm ama bir kez daha aklıma gelen şey Türkiye engelli insanlar için koca bir engeller ülkesi. Yaşam onlar için ne kadar zor burada. Düzeltilmesi gereken ne kadar çok şey var. Hangi biri düzelecek de bizler göreceğiz. Stardust ne kadar gerçekse bunun da gerçekleşmesi o kadar gerçek:(
Gerçek üstü kitaplar ve filmler sayesinde yaşamın gerçekliğinden biraz olsun uzaklaşıyoruz ya daha ne olsun. Yaratıcılarına binbir teşekkür.

Cuma, Ekim 05, 2007

OLEYYYYY OLEY OLEY OLEY ŞAMPİYON CİMBOMMM!!!

İstanbul’da hava biraz bozdu. Soğuk değil ama kapalı. Cuma günleri böyle havayı seviyorum. Sen deli misin! hafta sonu hava kapalı geçer mi! diyenler çıkabilir. Bilmiyorum böyle pek romantik. Söylemesi ayıp denize de yakınız ya. Havadan mıdır yoksa abimle annemin burada olmasından mıdır nedir? İçim böyle pır pır ediyor. Bir de oldum olası sonbaharı sever bu bünye. Sonbahar çocuğuyuz ne de olsa. Artık çocukluk kalmadı dana kadar olduk ama olsun karıştırmayın orasını ben daha çocukluktan yetişkinliğe geçemedim.

Sevindirici haberler de var önümüzdeki günler için tabii bütçenin adam olmasını engeleyecek haberler de aynı zamanda. Dün ritim kursuma giderken bir afişte Supertramp’le burun buruna geldim. Heralde konser değildir derken cidden konser haberi çıktı. 25 Ekim’de İstanbul’dalar. Sevindirik ötesiyim. Sonracığıma meşhur FİLMEKİMİ başlıyor. 19-25 Ekim arası. Fimleri seçtik umarım İstanbul Film Festivalinde ve Bağımsız Filmler Festivalinde yaşadığım deneyimler gibileri başıma gelmez. Hele bir “Koma” vardı ki tam komalık. Uyudum da komaya girmekten kurtuldum: ) Ve ve ve dahası var şimdi keşfettim Pink Martini tekrar geliyormuş. Geçen sefer biletler tükenmişti ben bilet almaya gidene kadar:)) Daha nice etkinlik akıllara ve bütçeye zarar...

http://www.iksv.org/filmekimi_2007/
http://www.biletix.com/webbiletix/wtsEvent.do?eventCode=HPIN1 (pink martini)
http://www.biletix.com/webbiletix/wtsEvent.do?eventCode=HROG1(supertramp)

Bahsetmiş miydim hatırlamıyorum ama Harry Potter’ı geç takip edenlerdenim. Daha 4. kitaptayım. Bu kitap da çocuklar yılbaşı balosuna gidecekler ve baloya eş çağırmaya çalışıyorlar. Aklıma hemen orta son yılsonu balosu geldi. Uğurcuğum vardı beni baloya davet etmişti de ben utancımdan ya da kimbilir ne sebepten çocuğu reddetmiştim. Baloda da dansa kaldırmıştı beni gerilerekten dans etmiştik. Sonrası flu. Şimdi kuzenim kızına bakıyorum şimdikiler acayip fırlama. Gerçi benim zamanımda da yaşından hızlı gelişen tipler vardı. Benim 30 yaşımda bile çocuk kafalı olduğum düşünülürse o zamanlar heralde kundaktan yeni çıkıyordum. Sonra Uğur’un peşinden az koşmamıştım ama ne fayide :)

İşte böyle güzel bir hafta sonu bizi bekliyor. Abim cumartesi gecesi Asmalı Mescit’te program var dedi. Ben yapışık kardeş olarak söyledin di mi benim de geleceğimi dedim. Eeee kambersiz olmuyor. Tabii dağıtmak yok. Ne de olsa kardeş imajımız var.

MUTLU MUTLU
DOLU DOLU
HAFTA SONLARI….

Çarşamba, Ekim 03, 2007

AŞK ESKİ BİR YALAN ADEMLE HAVADAN KALAN

Hüzünlü şarkılar dinleyip hüzünleniyorum. Mozaşizm gibi bir şey galiba dinleyip dinleyip bu moda girmek Eski türk film müzikleri... Esengül'ü bile bulmuştum her telden bir karışım çıktı ortaya. Favorim Belkıs Özener tabii.

Çok yoğun bir hafta sonunu daha geride bıraktım. Öyle yoğundu ki buraya yazacak takaatim bile yok :) Hafta sonunun toplamında 8 saatten fazla uyuyamadım. Pazar günü gece yatana kadar kanımda alkolü hissedebiliyordum. Ne uyuttu ne ayılttı. Bir 3 ay gece hayatı olmasın gelen giden olmasın ben gitmiyim bir yere mümkün mü acaba. Ben evime alışıyım biraz haşır neşir olayım dedikçe bir iş çıkıyor. Şimdi önümüz bayram illa evde olamayacağım. Ondan sonraki hafta sonu 21 Ekim bu referandum işi çıkmış. İkametgahım hala Ankara'da şimdi Ankara'ya mı gideceğim. Hay allahım ülkede neler olup bitiyor haberim bile yok. Nedir bu sarsaklık bilmem.

Sabahları o kadar yorgun uyanıyorum ki bir iş güç yaptığımdan değil. Beynimin yorgunluğundan. Çoluğu çocuğu olan nasıl başa çıkıyor aklım ermiyor. Ben kendime bakamıyorum. Dün gece eve 11'e dogru geldik. Bi de ütü yaptım o saatte. Ama bitmesi mümkün değil birikmiş. Bir o kadar da yıkanacak var. Annem bugün yolda geliyor. Delil bırakmayacaktım ama gücüm yetmedi.

Ben şarkılarıma geri dönüyorum.

Ne çok gidennnnn
Memnun ki yerinden
Çok seneler geçti
Çok seneler geçti
Dönen yok seferinden...

Cuma, Eylül 28, 2007

BEN DE SOBELENDİM :)

Çınarcım beni sobelemiş. Sevdiğim 3 şey nedir?



İnsan birden diyor ki aaa 3 çok az bi sürü şey vardır sevdiğim. Ama iş yazmaya gelince bir şey bulamadım ilk başta. Neleri seviyorum diye kalakaldım :))

1. Farklı farklı yerlere gitmeyi, yeni insanlarla tanışmayı çok seviyorum. Farklı yer bir kafe olur, bar olur, yeni bir şehir olur, birinin evi olur yani skala çok geniş.

2. Denizi çok seviyorum. Denize girmek, yüzmek, kumlarda püfür püfür oturmak. Ya da deniz üzerinde seyahat. Hele ki denizden doğan güneşi ya da denize batan güneşi seyretmek keyiflerin en güzeli. Burası İstanbul Boğazı olursa ooo demeyin keyfime. Ama denize bu kadar yakın olup girememek ayrı bir hüzün benim için.

3. Elimden bırakamadığım kitabı koltuğun üzerinde büzüşmüş şekilde okumak ve bitirmek. Sonra yeni bir kitaba başlamak. Bu da 3. cü sevdiğim şey oldu ilk anda düşündüklerim arasında.

Daha çooooooookkk var:) Ama hakkım 3.

Ben de Anılcığımı sobeliyorum.