Cuma, Ekim 19, 2007

İSTANBUL'UN BİTMEK BİLMEZ TRAFİK SORUNU


Dün gece eve dönerken sinir küpüydüm. Bu memleket nasıl bir memleket ki sabah 7'den gecenin 1'ne kadar trafik var aklım almıyor. İnsanlar sürekli devinim halinde bir yerden bir yerlere gidiyor. Özellikle de perşembe günleri yollar bir anormal. Ne yazık ki ritim kursum perşembe günü :(


Vatandaş Ahmet efendi olduğum için arabalara kılım bu aralar. Arabakoliklere daha da kılım. İki adım yere ya da toplu taşımı kolay yere arabayla gitmeyin kardeşim bizi de kendinizi çileden çıkartmayın. Dün Galata'dan çıktım indim Tophane'ye amacım otobüse binip Beşiktaş'a gitmek. Sonra baktım trafik Karaköy'den başlamış Beşiktaş'a kadar gidiyor. Otobüs motobüs gelmez dedim yürümeye başladım tam o esnada tramvay geldi hemen durağa koştum. İnenenlere yol verdim binecekken kapısı kapanmaya başladı. Açma dümesine bastım bastım yok aptal taşıt gitti gözlerimin önünden. Sonra sinir küpü bir halde başladım Kabataş'a yürümeye durakta otobüs beklesem, eve heralde gece yarısı varırdım. Bu arada saat zaten 22.00. Kabataş'a yaklaşırken baktım bir otobüs hareket etmek üzere ama hareket etse de gidecek mesafesi yok trafik deli gibi. Koştum gene de benim hat mıdır değil midir bilmeden. 25E'ymiş şansıma atladım otobüse başladık yolculuğa. İETT'nin en deli şoförü manyak gibi gidiyor arada da söyleniyor. Eskişehir yolu'nda yıllarca manyak gibi gittiğini sandığım otobüslere ve minibüslere bindim ama size temin ederim boğaz hattı'nda giden otobüsler gibi olanına ömrüm boyunca binmemiştim. F1'deki Monaco grand prix'si halt etmiş aynı manzara aynı tarz yollar ve İETT. Neyse öyle deli gibi giderken- Beşiktaş'tan sonra trafik açıldı nedense nedeni belli olmayan trafik cenneti memleket işi işte- Arnavutköy'den benim tanıdığım bir sima bindi. Fotosunu çekip koysam ona saygısızlık olur. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin yıllarca baş hekimliğini yapmış şimdininse kaçık görünüşlü Arnavutköy kişisi. Görünüşü tam bir kaçık yıllarca delilerle uğraşa uğraşa ne hale gelmiş kadın insan inanamıyor. Kim bilir zamanında ne heybetliydi, dediği dedikti. Bizim işyerinin sokağında bi yerlerde oturuyor sanırım çünkü hep görüyorum. Ben ilk gördüğümde buranın delilerinden biri heralde demiştim. Sonra bizim Erdem Bey'den öğrendim gerçeği.

Dün tam karşıma oturdu ve söylenmeye başladı doktorların halini beğenmiyormuş. Arnavutköy'de bir futbolcu varmış filan da filan sonra da Baltalimanı'nda indi hastaneye gidiyordu heralde. İnsan üzülüyor ne şan ne şöhret ne güç ne yetki hepsi geçici. Koca dünyanın küçük dünyalarının minik efendileriyiz hepimiz ne olacağımız belirsiz. Binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete....
.
Gelecek perşembe bizim sınıf televizyona çıkacak. Bizim sınıftaki bir çocuk tv8'de cumartesi geceleri bir spor programı sunuyormuş. Ritim işini de sporla yoğurup bizi çekecek:) Cümlenin başından sanki perşembe çıkacakmışız gibi yazmışım ama ne zaman çıkacağımız belli değil banttan yayınlıyorlarmış perşembe çekim olacak sadece:)
.
Bu hafta sonu özgürüm. Ne gelen var ne giden ben de mümkün olursa evden dışarı çıkmak istemiyorum. Harry Potter'ıma burçik'in deyimiyle Hayri Pıtır'ıma gömülmek istiyorum. Onu okuduğum için bana bebek muamelesi yapıyorlar ama çok da tirink.
.
Hayat çok komplike geliyor bana bir o kadar basit olmasına rağmen. Gelecek beni çok çok endişenlendiriyor.
.
Cimcime'ye çok teşekkür gene boşluklar beni deli etti ama onun gönderdiği kodu yapıştırıp işin içinden kurtuldum:)
.
Referandum'u iplemiyorum. Ankara'ya oy kullanmak için de gitmiyorum. Mine G. Kırıkkanat'ın bugünkü yazısını buraya bağlantı olarak koyuyorum okumak isteyenler için.

Pazartesi, Ekim 15, 2007

ÇEVRE


Çevre yaşamımızın vazgeçilmezi ama kim ne kadar bilincinde?


Ne yazık çok az bir kesim.


Bugünden itibaren çevreye, çok fazla çaba sarfetmeden biraz daha duyarlı olunabilir.


Nasıl mı?


İşe çöplerimizi ayırmakla başlayabiliriz.


Şişeleri şişe atma kutularına eğer oturduğunuz yerde şişe atma kutusu yoksa ayrı bir poşete toplayıp çöpe atabilirsiniz. Kağıtları, kartonları ayrı bir poşete. Pet şişe ve teneke kutu gibi katı atıkları ayrı bir poşete. Eğer evde bahçeniz varsa. Yemeksel atıklara da bahçede bir çukur kazarak geri dönüştürebilirsiniz.


İstanbul'da yaşayanlar için bitmiş pillerinizi de atabileceğiniz yerler mevcut. Bağdat caddesinde pil atık kutuları var biriktirip oraya atabilirler. Ben Ankara'da yaşarken pilleri biriktirip getiriyordum. Belki atacak başka yerler de vardır ama bilmiyorum .


Bunlar çok basit ve kimseyi yormayacak öneriler ve önlemler. Çöp çıkarmamaya çalışmak da ayrı bir önlem olabilir. Günümüzde ambalaj sanayii çok geliştiği için aldığımız herhangi bir ürünün kendisinden büyük atığı oluyor. Mümkün olduğunca naylon poşet almamaya çalışın. Elinizde taşıyın ya da evden poşet götürün. Bilgisayarlar çıktı çıkalı daha çok kağıt tüketir olmuşuz. Lüzumsuz çıktı almamaya çalışın alacağınız çıktıları eğer mümkünse arkası yazılı olan sayfaları kullanarak çıkartın.


Meyveleri yıkarken lavobaya bir kap koyabilir biriken suyla çiçeklerinizi sulayabilirsiniz. Ben balkon bile yıkıyordum:)


Örnekler çoğaltılabilir. Bunlar benim şimdi aklıma gelenler araştırma fırsatım olsa belki çok daha aydınlatıcı şeyler yazabilirdim.


Gelecek kuşaklara bir dünya kalıntısı bırakmak istemiyorsak herkes üstüne düşenleri yapsın lütfen. Bu dünya acı çekmesin artık.


Perşembe, Ekim 11, 2007

İYİ BAYRAMLAR

Şeker çok seven bir çocuk olmamama rağmen şeker bayramlarını oldum olası severim. İnsanın yaşı küçükken bayramlaşmadır, erken kalkmadır, ziyarete gitmedir pek severek yaptığı işler değil sanırım.

Şimdi ise sabah kalktığımda bayramın bana yaşattığı o duyguyu seviyorum. İleride özlemle anacağıma da eminim.

Aramaya üşendiğimiz yakınlarımızı hiç de değilse bayramda arayalım. Çünkü ne zaman ne de insanlar sabit.

Herkese iyi bayramlar....

Acıların biraz daha azalması ümidiyle.

Not: 15 Ekim'de bütün bloglar çevre hakkında yazacaklarmış siz de bir gününüzü çevreye ayırmayı unutmayın.

Sevgiler...

Salı, Ekim 09, 2007

STARDUST


Stardust dün öylesine alınmış bir karar sonunda tanıştığım bir film. Eskisi gibi değilim diyorum ya orayı burayı kurcalayıp kendimi bilgilendirmiyorum artık. Ne yazık! Bu filmi ve kitabı öğrenmem kimbilir ne zaman olacaktı. Abim sinemaya gitmek istedi. Nereye gitsek TİM'e mi İstinye Mall'a mı derken. Hadi Akmerkez'e gidelim dedik. Evde ilkel şartlarda yaşadığımız için bilgisayar ve internet olmayınca...Nerede hangi film var ve seansları saat kaçta bilemediğimizden attık yollara kendimizi. Bir sürü dandirik film ve korku filmi yanında bu film de vardı. Abim buna gitmek istediğini söylemişti zaten. Ama benim hiç bir fikrim yoktu tek korkum korku filmi olmasın yeterdi. Bunun seansı diğerlerine göre daha geçti ama gene de hadi dedim bu olsun. İyi ki de buna gitmişiz. Eve geldiğimiz de gece 01.00'di ama cin gibiydim. Böyle sevimli bir film olabilir mi olabilirmiş. Masal gibiydi. Zaten Harry Potter'la yatıp kalkıyorum bu aralar. Bir de bu film gelince iyice ayaklarım yerden kesildi. Sonra öğrendim ki Neil Gaiman'nın bir eseriymiş. Kitapta anlatılmayan bölümler varmış sanırım ama olsun gene de çok güzeldi. Kitabı okumuş olmayı tercih ederdim tabii filme gitmeden önce. Çünkü yönetmenin hayal gücüne kalıyor her şey. Gaza gelip idefix'ten bir ton kitap ısmarladım. Yıldız Tozu'nu da tabii ki. Çevirisi hakkında güzel şeyler dememişler ama olsun. Okuyup kendimiz görelim nasıl?
Gittiğimiz seansta tekerlekli sandalyede bir çocuk vardı. Eşlik edenleri de kendi de çok hoştu. Film bittikten sonra çıkışta 10 kadar basamak vardı oradan inerlerken farkettim. Hep düşündüğüm ama bir kez daha aklıma gelen şey Türkiye engelli insanlar için koca bir engeller ülkesi. Yaşam onlar için ne kadar zor burada. Düzeltilmesi gereken ne kadar çok şey var. Hangi biri düzelecek de bizler göreceğiz. Stardust ne kadar gerçekse bunun da gerçekleşmesi o kadar gerçek:(
Gerçek üstü kitaplar ve filmler sayesinde yaşamın gerçekliğinden biraz olsun uzaklaşıyoruz ya daha ne olsun. Yaratıcılarına binbir teşekkür.

Cuma, Ekim 05, 2007

OLEYYYYY OLEY OLEY OLEY ŞAMPİYON CİMBOMMM!!!

İstanbul’da hava biraz bozdu. Soğuk değil ama kapalı. Cuma günleri böyle havayı seviyorum. Sen deli misin! hafta sonu hava kapalı geçer mi! diyenler çıkabilir. Bilmiyorum böyle pek romantik. Söylemesi ayıp denize de yakınız ya. Havadan mıdır yoksa abimle annemin burada olmasından mıdır nedir? İçim böyle pır pır ediyor. Bir de oldum olası sonbaharı sever bu bünye. Sonbahar çocuğuyuz ne de olsa. Artık çocukluk kalmadı dana kadar olduk ama olsun karıştırmayın orasını ben daha çocukluktan yetişkinliğe geçemedim.

Sevindirici haberler de var önümüzdeki günler için tabii bütçenin adam olmasını engeleyecek haberler de aynı zamanda. Dün ritim kursuma giderken bir afişte Supertramp’le burun buruna geldim. Heralde konser değildir derken cidden konser haberi çıktı. 25 Ekim’de İstanbul’dalar. Sevindirik ötesiyim. Sonracığıma meşhur FİLMEKİMİ başlıyor. 19-25 Ekim arası. Fimleri seçtik umarım İstanbul Film Festivalinde ve Bağımsız Filmler Festivalinde yaşadığım deneyimler gibileri başıma gelmez. Hele bir “Koma” vardı ki tam komalık. Uyudum da komaya girmekten kurtuldum: ) Ve ve ve dahası var şimdi keşfettim Pink Martini tekrar geliyormuş. Geçen sefer biletler tükenmişti ben bilet almaya gidene kadar:)) Daha nice etkinlik akıllara ve bütçeye zarar...

http://www.iksv.org/filmekimi_2007/
http://www.biletix.com/webbiletix/wtsEvent.do?eventCode=HPIN1 (pink martini)
http://www.biletix.com/webbiletix/wtsEvent.do?eventCode=HROG1(supertramp)

Bahsetmiş miydim hatırlamıyorum ama Harry Potter’ı geç takip edenlerdenim. Daha 4. kitaptayım. Bu kitap da çocuklar yılbaşı balosuna gidecekler ve baloya eş çağırmaya çalışıyorlar. Aklıma hemen orta son yılsonu balosu geldi. Uğurcuğum vardı beni baloya davet etmişti de ben utancımdan ya da kimbilir ne sebepten çocuğu reddetmiştim. Baloda da dansa kaldırmıştı beni gerilerekten dans etmiştik. Sonrası flu. Şimdi kuzenim kızına bakıyorum şimdikiler acayip fırlama. Gerçi benim zamanımda da yaşından hızlı gelişen tipler vardı. Benim 30 yaşımda bile çocuk kafalı olduğum düşünülürse o zamanlar heralde kundaktan yeni çıkıyordum. Sonra Uğur’un peşinden az koşmamıştım ama ne fayide :)

İşte böyle güzel bir hafta sonu bizi bekliyor. Abim cumartesi gecesi Asmalı Mescit’te program var dedi. Ben yapışık kardeş olarak söyledin di mi benim de geleceğimi dedim. Eeee kambersiz olmuyor. Tabii dağıtmak yok. Ne de olsa kardeş imajımız var.

MUTLU MUTLU
DOLU DOLU
HAFTA SONLARI….

Çarşamba, Ekim 03, 2007

AŞK ESKİ BİR YALAN ADEMLE HAVADAN KALAN

Hüzünlü şarkılar dinleyip hüzünleniyorum. Mozaşizm gibi bir şey galiba dinleyip dinleyip bu moda girmek Eski türk film müzikleri... Esengül'ü bile bulmuştum her telden bir karışım çıktı ortaya. Favorim Belkıs Özener tabii.

Çok yoğun bir hafta sonunu daha geride bıraktım. Öyle yoğundu ki buraya yazacak takaatim bile yok :) Hafta sonunun toplamında 8 saatten fazla uyuyamadım. Pazar günü gece yatana kadar kanımda alkolü hissedebiliyordum. Ne uyuttu ne ayılttı. Bir 3 ay gece hayatı olmasın gelen giden olmasın ben gitmiyim bir yere mümkün mü acaba. Ben evime alışıyım biraz haşır neşir olayım dedikçe bir iş çıkıyor. Şimdi önümüz bayram illa evde olamayacağım. Ondan sonraki hafta sonu 21 Ekim bu referandum işi çıkmış. İkametgahım hala Ankara'da şimdi Ankara'ya mı gideceğim. Hay allahım ülkede neler olup bitiyor haberim bile yok. Nedir bu sarsaklık bilmem.

Sabahları o kadar yorgun uyanıyorum ki bir iş güç yaptığımdan değil. Beynimin yorgunluğundan. Çoluğu çocuğu olan nasıl başa çıkıyor aklım ermiyor. Ben kendime bakamıyorum. Dün gece eve 11'e dogru geldik. Bi de ütü yaptım o saatte. Ama bitmesi mümkün değil birikmiş. Bir o kadar da yıkanacak var. Annem bugün yolda geliyor. Delil bırakmayacaktım ama gücüm yetmedi.

Ben şarkılarıma geri dönüyorum.

Ne çok gidennnnn
Memnun ki yerinden
Çok seneler geçti
Çok seneler geçti
Dönen yok seferinden...

Cuma, Eylül 28, 2007

BEN DE SOBELENDİM :)

Çınarcım beni sobelemiş. Sevdiğim 3 şey nedir?



İnsan birden diyor ki aaa 3 çok az bi sürü şey vardır sevdiğim. Ama iş yazmaya gelince bir şey bulamadım ilk başta. Neleri seviyorum diye kalakaldım :))

1. Farklı farklı yerlere gitmeyi, yeni insanlarla tanışmayı çok seviyorum. Farklı yer bir kafe olur, bar olur, yeni bir şehir olur, birinin evi olur yani skala çok geniş.

2. Denizi çok seviyorum. Denize girmek, yüzmek, kumlarda püfür püfür oturmak. Ya da deniz üzerinde seyahat. Hele ki denizden doğan güneşi ya da denize batan güneşi seyretmek keyiflerin en güzeli. Burası İstanbul Boğazı olursa ooo demeyin keyfime. Ama denize bu kadar yakın olup girememek ayrı bir hüzün benim için.

3. Elimden bırakamadığım kitabı koltuğun üzerinde büzüşmüş şekilde okumak ve bitirmek. Sonra yeni bir kitaba başlamak. Bu da 3. cü sevdiğim şey oldu ilk anda düşündüklerim arasında.

Daha çooooooookkk var:) Ama hakkım 3.

Ben de Anılcığımı sobeliyorum.

GÜNCELİ TAKİP ETSEN AYRI DERT ETMESEN AYRI

Uzunca bir zamandır kendimi nadasa bırakmıştım. Ne doğru düzgün gazete haberi okuyor ne de tv seyrediyordum. Daha fazla ayrı kalamadım. Ama okumaya başlamamla sinirlerimin gerilmesi bir oldu. Hiç bir tane ülkemizin gidişiyle ilgili gurur verici bir haber yok. Aşagıdaki habere bakar mısınız? Adam, gazeteciler çekim yaparken kendisiyle ilgili bir haber yüzünden çekim yapıyorlar sanıp - bakın bu kelime önemli sanmış- tekme tokat girişmiş. Öyle sinirlendim ki biri bana girişecek hem de yanlışıkla yapacak katil ederlerdi, kendi hesabımı kendim görmeye çalışırdım sanırım.

Bizim tanıdıklarımızın başına gelmediği için çok farkında değiliz, okuyup geçiyoruz.




3 gazeteci darp edildi
SAKARYA (Cumhuriyet) - Adapazarı'nda, 2'si kadın 3 muhabir, bir haberle ilgili çekim sırasında uğradıkları saldırıda darp edildi.
Sakarya Kültür ve Sosyal Yardım Vakfı (SAKVA) tesislerinin fotoğraf ve görüntülerini çeken Yeni Sakarya Gazetesi muhabiri Ebru Koç, Adapazarı Gazetesi muhabiri Zemine Yılmaz ve SRT kameramanı Saim İşçi , tesislerin altındaki bir kırtasiyede çalışan 2 kişinin saldırısına uğradı. Çevredeki vatandaşların müdahale ettiği olayın ardından gazeteciler polise başvurarak şikâyetçi oldu. Bunun üzerine zanlılar A.D. ve Y.E.D. gözaltına alındı. Kadın muhabirlerin saçlarından çekerek tokat atan zanlılar, diğer muhabiri de yere yatırıp tekmeledi.
Zanlılardan A.D, 10 gün önce zabıta ekiplerinin kırtasiye baskını düzenlediğini anımsatarak "Bu baskınla ilgili bizim hakkımızda haber yapan gazetenin elemanları zannettim, yanlışlık oldu, özür dilerim" dedi.
Abdullah D'nin Atatürk Bulvarı'nda 12 Nisan 2005'te Sakarya Gençlik Derneği üyelerine yönelik linç girişiminde de yer aldığı, geçen günlerde de zabıtalarla girdikleri tartışma nedeniyle mahkemelik olduğu tespit edildi. Sakarya Gazeteciler Cemiyeti ve Sakarya Radyocular Derneği de saldırıyı kınadı.



Gene bir sıkıntı bastı beni görüldüğü üzere desresif çakılın dönüşü volume 3.

Pazartesi, Eylül 24, 2007

HAFTA SONU TATİLİ 3 GÜN OLSUN...




Yoğun bir hafta sonunu daha geride bıraktım. Tempo cuma saat 16.30 gibi başladı bu sabah saat 06.00 gibi sona erdi. Ne yazık ki cuma akşamları bineceğiniz otobüs saatine en az 1 saat daha eklemeniz , otobüse ulaşmak için de işten erken çıkmanız gerekiyor.

18.50'deki otobüsüme ulaşmak için saat 16.30'da işten çıktım. Otobüsüm de saat 20.00'ye doğru ancak geldi. Eve vardığımda saat 00.20 idi şimdi kim diyebilir İstanbul- Ankara arası çok yakın canım. Neredeyse 8 saat sürüyor ve değiştirdiğim vasıta toplamı "5".

Cumartesi Pino'yla Kikiciğime gidebildik sonunda. Pino beni deli etti ama terazi insanı başak insanının dakikliği ve disiplini karşısından ne yapsın? Kikicim bizi bir güzel besledi sağ olsun. Eve giderken de Bülo deli etti herkes birbirine deli ola ola Ümitköy'e vardık. Selo da saat 21.00'de tekerlek döner ona göre diye bir ültimatom verdiği için koştur koştur hazırlandım. Dönüş biletimizi aldığımız, insanları topladığımız için Ümitköy'den çıkışımız saat 22.00'yi buldu.Tamı tamına 7 yetişkin insan bir arabanın içinde şehre indik:) Bir onca insan da şehirde bizi bekliyordu. Toplaştık gittik bir yere ama oraya fazla dayanamayıp başka bir yere geçtik ki; geçtiğimiz yer üniversite kokoş gençliğinin mekanı olduğundan hiç sevmedim. Erkek kısmımız zevkten dört köşe etraf kesmece olayında olduğundan bir süre daha orada kalmak zorunda kaldık. Sonra hadi gidelim hadi gidelimler fayda sağladı ve yüzyıllık mekan Manhattan'a kapağı attık. Fotoğraf makinemin ya şarjı olmadığından ya unuttuğumdan foto konusundan bu sefer temkinliydim hatta milleti bayaraktan 190 tane foto çekmişim:) Gece çorbacı sonrası bu sefer arabaya 8 kişi binerekten Ümitköy’e vardık. Evlere şenlik anlatılmaz yaşanır cinstendi.

Ertesi gün de hiçbir planım işlemedi. Jalişkom gelecekti uzun zamandır göremediğimden. Ama aynı anda herkes eee napıyoruz neredeyiz diye arayınca evdeyiz demek icap oldu sonra olduk mu gene 15 kişi. Jalişkom ile muhabbet edemedik ama o eğlendiğini söyledi. İlginç bir ortamdı sanırım onun için safi geyik:) Akşam 20.00’da herkes gittikten sonra kendi kendime kalabildim. Bu sefer gece otobüse binme telaşı başladı. Handişko geldi bizi Selolara bıraktı. Gece 00.00 arabasına bindik geldik kürkçü dükkanına.

Ama yetmedi o yüzden hafta sonları 3 gün olsun istiyorum. Koşturmaca için iki gün. Son gün de kafa dinlemek için:)


NOT: Resimdeki minik araba 8 kişiyi ağırladı. Manhattan fotosundaki kimseyi de tanımıyorum. Yazı için koydum.

Cuma, Eylül 21, 2007

MASAL EVİM


Boğazın benim için en güzel evi. Beni evlat edinirler mi acep :) Sabahları İstinye'den tekneye biniyorum ver elini boğaz yoluyla Arnavutköy. Bugün deli misali bir sürü foto çektim ama hiçbiri güzel çıkmamış. Uzaktan ve yandan pek anlaşılmıyor masal evim. Hansel ve Gretel'deki çukulata evi çağırıştırıyor bana.
Haftasonu Ankara'ya gidiyorum en son ne zaman gitmiştim hatırlamıyorum.
Bilgisayarım da Tüketici Hakları Derneğine konu oldu. Annem hakkımızı arayalım dedi. Ben de iyi dedim.
Tüketici Hakları Derneği mavi bilgisayara ihtar çekecekmiş ama hiç sanmıyorum ki o faks yerine ulaşsın. Bana her aradığımda 30 iş günü dolsun dolmadı daha dediler. Halbuki dün dolmuş. Bana yaptıkları hesapta daha 10 gün vardı. Neyse onu getirmek bu gidişim de hayal oldu. Ben şapşal gibi adsl ödemeye devam edeyim.
Şimdilik başka havadis yok.
Bu blog beni çıldırtacak mı ne? Paragrafların arasına satır ekliyorum. Gerisin geriye yapışıyorlar birbirine. Bitişiklik benim suçum değil :(

Salı, Eylül 18, 2007

HAFTANIN BAŞI :)

Haftabaşı gelmiş hatta salı olmuş bile:)

Haftasonumuzu yoğun geçirdik. İlaçlama yapıldı bir tane ölüsünden bir akrep bulundu. Akabinde istiklal caddesine gidildi. Incık cıncık bir sürü şey alındı. Gidildi bir yere oturuldu. Sonra karşıya geçildi. Orada televizyon karşısında sızıldı. Herkes yatmaya giderken cin gibi olundu. Millet çene yapılarak bayıldı buna müteakip zorla yatmaya gönderilme izlenildi. Sabah kalkıldı Antrepo'ya bienale gidildi. Orada güzel şeylerin dışında kusura bakmasınlar ama sokaktaki adama verseler daha güzel yapacağı şeyler gezildi. Tekrar Taksim'e çıkıldı. Alışveriş canavarlığına devam edildi. Ve yorgun argın sızmak üzere eve geri dönüldü.

Dönüldüğünde asayiş berkameldi....

Cuma, Eylül 14, 2007

HAFTASONU HOŞGELDİN

Uçan kazla tavuk arkadaşlarının resimlerini ekledim bir önceki gönderimize.

Dün kursuma ikinci kez gidişimdi. Ritim çalışmam lazım beyin ve el koordinasyonu zor bir iş. Bol bol çalışma yapmam gerekecek. Djembe almam şu ara çok olası değil ama Ankara'daki evde djembe yavrusu bir tane aletim var. Hangi yıl hatırlamıyorum İstanbul'daki yere tezgah açan afrikalılardan almıştım. Nedense onu taşınırken getirmek aklıma gelmemiş.

Yeni bir haftasonu bizi bekliyor. Beni bekleyen neler var peki. Bu akşam eve gider gitmez temizlik yapılması yarın sabah saat 10.00'da yapılacak ilaçlamaya evin hazır hale getirilmesi. Akşama karşıya gidilmesi orada kalınması falan filan.

Tam emekli hayatı anlaşıldığı üzere. Uzun zamandır sinemaya gidemiyorum. Evin oralarda ancak plaza sinemaları olduğu ve illa bir vasıtaya binmem gerektiği için üşenme hakkımı kullanıyorum. Karşıdayken Kadıköy'e Beyoğlu'na gitmesi gelmesi daha kolay geliyordu. Eeee bir de etrafı saran abuk subuk filmler desek yerinde olur sanırım. Seveceğim tür filmler para getirmeyeceği için alışveriş merkezlerinin sinemalarında oynatılmıyor ne yazık ki.

Şimdilik bu kadar....

Pazartesi, Eylül 10, 2007

ŞİMDİ BOŞLUK







Blog güncelleme işi beni epey sardı görüldüğü üzere. Ben geç adapte olanlardanım demek. Sürekli bunu bloga yazmalıyım diye kafamın içinde cümleler kurarak geziniyorum.


Şimdik nereden başlasam.


Cuma mesai bitip eve gidişle tempomuz başlamış oldu. Hülya Abla evde çok sıkıldığı buraya gelişi de bir nevi stres atma ve değişiklik olarak gördüğü için Cumartesi onu gezdirmek icap ediyordu. Geldiğinden beri aklına koyduğu Telli Baba'ya gittik ilk önce. Evden çıkmadan gözlemeler yapıldı çünkü piknik özlemi de vardı. Çidom'da gelince evden çıkmaya hazır olduk.

Atladık clio'muza verelini sahil yolundan Tellibaba. Oradan aldık gelin tellerimizi istikametimizi Kilyos'a çevirdik. Ben de hiç gitmediğim için Hülya Abla'nın istekleri yerinde oldu biraz. Solar Beach'e gittik baktık. Sezon kapandığından mıdır nedir? İn cin yoktu bir de deli gibi bir rüzgar vardı. Demirciköy'e gittik baktık. Oraya giderken Dalia diye bir işletmeye saptık. Çok hoş görünüyordu. Araba olsa yazın gidilecek mekanlardan eve de çok uzak değil. Sahili de rüzgarsız ve temizdi. Şemsiyeleri cimlerin üzerine koymuşlardı. Aklım kaldı anlayacağınız.

Sonra piknik yapacak yer aramaya başladık. Kenarda çok fazla piknik yeri var ama masa parası istedikleri için cazip gelmedi. Onun dışında bir boşluk, arabayı çekecek bir yer bulamadık. Sonra Belgrad Ormanlarına gitmeye karar verdik. Orada çıkınımızı eritmeye çalıştık ama hepsini yiyemedik tabii. Hava da serin olduğu için çok fazla duramadık gerisin geriye eve döndük.

Döndük ama evin önüne gelemedik. İski çalışması sağ olsun her bir yeri sardığı ve de Yeniköy'de hiçbir sokağın birbiriyle bağlantısı olmadığı için babaannemi yürütmeden eve sokmanın yollarını aradık durduk. Arabadaki herkesi de baydım tabii arayışlarımla. Ay şu sokağa da girip bakalım belki çıkıyordur bir yere diye diye öğrendik ki her sokak benim evin önündeki sokak gibi çıkmazmış. Neyse bir şekilde evin önüne olmasa da yakınında bir yere arabayı parkettim. Cumartesi gününü öyle bitirdik.
Ertesi gün Hülya Abla'yı Beşiktaş'a servise bıraktım dönüşte sahil yoluna dönmek gibi bir gaflette bulundum ki bir daha tövbe. Size Arnavutköy'ün rezaletini anlatamam normalde işten eve dönerken kullandığım yol araba seli olmuş. Herkes kenarlara park etmiş. Mümkün değil trafik ilerlemiyor. Aşiyan'dan u dönüşü yaptım ver elini Bebek. Oradan Akmerkez'in oralara çıktım sonra bir şekilde Maslak yoluna ama bu işleri yaparken Çakıl oldu mu size bir trafik canavarı bütün kuralları ihlal ettim ne yazık ki. Eve vardım ama ödüm de patladı babaannem noldu acaba diye. Neyse yerinde oturuyordu.
Sonra çılgın temizliğime başladım. Tam bitirdim alışverişe gittim arabanın arkadasını bahçe duvarına çarpıp geldim ve babamı aradım nerdesin diye ki okula yaklaştığını söyledi. Arabada pek bir şey yok endişelenecek. Babam da çakmadı heralde ki bir şey demedi hala :) Neyse babam gelir gelmez baba benim çıkmam lazım. Arkadaşım geldi Ordu'dan göremedim Galata Köprüsüne gidiyorum dedim.

Derya'lar 2007 Design Week için bir stand kurmuşlar. Design Week eski Galata köprüsünün altında çok hoş bir ortam hazırlanarak açılmış. Ne yazık ki fotoğraf makinamı unuttuğum için buraya görüntü aktaramıyorum. Orada biraz takıldık sonra Derya’nın eşinin yeğenin Beşiktaş’taki öğrenci evine uğrayıp Taksim’e çıktık. Amacım 22.30 ya 23.00 gibi eve dönmekti ama evdeki hesap çarşıya uymadı. CafePi’ye gittik. Çok hoş bir yer müzik biraz yüksek sadece. Üniversite öğrencilerinin top yeri J Öğrenci olmak vardı ahh ahh !
Neyse oradan kalktık Gizli Bahçe’ye oturduk. Kalktığımızda saat 01.00’e geliyordu. Beni Beşiktaş’taki dolmuşlara bıraktılar. Biraz tırsak bir şekilde bindim dolmuşa 4. Levent’te geldiğimizde baktım dolmuş şoförü indi gitti muhabbete. Hiç kalkacak gibi değiliz indikten sonra yürüyeceğim bir sürü mesafe de var bende atladım dolmuştan bindim bir taksiye. Eve geldiğimde saat 01.30 olmuştu. Beni bekleyen sürpriz de evin kapısının açık olmasaydı. Babacığım unutmuş dedim. Bir sinir dalgası nüksetti ama yapacak bir şey yok. Ben o kadar terör estireyim olacakla ölene çare yok dostlar. Giren girdi dedim. Nitekim Salı sabahı şimdiye kadar öldürdüklerimin en büyüğü ve en çirkini bir akreple karşı karşıya kaldım.
Babamlar ben işe gittikten sonra Pazartesi öğlen gibi çıktılar yola.
Ev gene bomboş bir akrepler bi ben.


Not: Alışverişe gidip döndüğümde arabayı çarptığım zaman var ya. Giderken bahçe kapısını açık bırakmıştım. Gelince bir de ne göreyim. İki tavuk bir kaz bahçede fink atıyor. Önce eyvah dedim. Ev sahibi görse kızar şimdi. Sonra dedim ki boşver dursunlar biraz . Tavuklar bahçedeki akrepleri yer hiç değilse. Gece adamın biri gelmiş almış tavuklarını :)) Resimlerini çektim makinadan aktarınca koyacağım buraya. Ben de İstanbul'da yaşıyorum hem de Çiller'in yalısına iki adım:))

Cuma, Eylül 07, 2007

YAŞASIN RİTİM


İnsanın ilk defa gideceği bir yere ayakları geri geri gider. Gittikten sonra da o kadar keyifli vakit geçirir ki! Yaşadığı strese sonrasında anlam veremez. İşte benimki de o hesap. Elimize djembe'leri alana kadar biraz biraz huzursuzdum. Sonra öyle keyifli dakikalar başladı ki ne iyi ettim de geldim dedim. Geç bile kaldım inanın en büyük hayallerimde biri ritim öğrenmek.
Üniversite zamanı gittiğim gençlik kamplarından birinde. Aşık olunası bu alletlerle tanıştım. Fransa'nın bir köyüne kuyu tamirine gitmiştim. O dönem Avrupalı gençler liseyi bitirdikten sonra uzun dönem gönüllük hadisesine çıkıyorlardı. Şimdi de yapıyorlardır hoş. Çok özenmiştim onlara ben okulun neredeyse son senesine gelmiştim ne okulumdan ne bölümümden memnundum. Oysaki bizim yaşıtlarımız ne istediklerini öğrenmek değişik kültürler tanımak adına çıkmışlardı yollara. Evlerine döndüklerinde karakterleri oturmuş ne istediklerini bilen gençler oluyorlardı. Neyse biz bizim köyümüzdeki kamptan çıkıp yarı otostop yarı otobüs uzun dönemlilerin kampına gitmiştik. Bir tane şatoda bir sürü genç komün halinde yaşıyorlardı. Biz de bir gece tarlada bir gece de şatonun salonuna kıvrılarak uyumuştuk.
Şatonun avlusunda da eski dönemlerde ahır ya da başka amaçlarla inşa edilmiş odacıklar vardı. Bu odacıklardan birini bar haline getirmiş reggy tarzı boyamışlardı. Geçtik gerekli saatte barımıza başladık coronalarımızı içmeye ( Gene ilk orada tanımıştım bu birayı daha türkiye'ye gelmemişti. Sonra geldi ama artık yüzüne bakmıyorum. Başka sevdiklerim var ) alkolik ben durur muyum? . O zaman gençlerde bir afrika etkisi vardı sanırım gerçi o zamanla bu zamanı karşılaştırabilecek durumda değilim ama benim şansıma en sevdiğim şeye denk gelmiştim. Biri başladı dümteke dümtek ben de başladım dans etmeye ama öyle böyle değil bir dans değil çıplak ayak afrika dansı kendimi durduramadan bir bütün gece hem içtim hem dans ettim. Ertesi gün bir kız gelip yanıma çok güzel dans ettiğimi söyleyince sevindirik olmuştum. Bildiğimden değil içten gelen bi ritim duygusuyla dans etmiştim. İşte o zaman bendeki aşk başladı. Peki o zamandan bu zamana kaç yıl geçmiş sen niye peşine düşmedin derseniz. İşte benim karakterim. Gene de haksızlık etmemeliyim kendime 2002 yılında tam ritim atölyesine başlayacakken Ankara'ya dönmek zorunda kalmıştım. Sonrada işte koyverdim gitti.
Diyeceğim o ki şu sıkıcı hayatıma renk geldi.
Djembe : (Türkçe okunuşu ile cembe), Afrika kıtasında 13. yüzyılda Mali İmparatorluğu tarafından ilk olarak kullanılmaya başlamış bir müzik aletidir. Günümüze gelene kadar kültürler arası etkileşim ile Batı Afrikada Mali’nin çevresindeki ülkeler olan Gine, Gambia, Senegal, Burkina Faso, Fildişi Sahilleri ve Sierra Leone’nin de ulusal enstrümanlarından biri olmuştur. kaynak http://www.ritimatolyesi.com/enstruman_djembe.htm
Yukarıdaki resimdekiler djembe.

Perşembe, Eylül 06, 2007

KIŞ MIŞ AMA ÖZLEDİM


Kıştan sıkılan ben kışı mı özlüyorum ne? Yukarıdaki fotoğraf 2005 yılından. Hani şu korkunç kıştan. Ankaradaki evimizin bahçesi. O zamanlar işe nasıl gidip gelmişim napmışım hatırlamıyorum. O kadar stresli çalışıyordum ki . Gidip gelişleri değil ofisteki saatlerimi hatırlıyorum. Hayatımın en sıkıntılı günleriydi. Harry Potter'daki kim olduğunu bilirsin sen gibi bir şeydi başımdaki varlık. O da beni unutamamıştır tahminimce. Eminim örneklerde geçiriyordur. Benim başıma bir çakıl geldi. Akıllara zarar diye. Neyse konumuz kış. Efendim kışı özledim evet itiraf ediyorum. Dün eve yürürken ne ettim de İstanbul'a geldim diye söyleniyordum. Ne olurdu Londra'da filan yaşıyor olsaydım. Her gün yağmur çamur( hiç sanmıyorum çamur olsun) gıkım çıkmaz mıydı acaba?
Bugün serin yağmur yağacak gibi:) Kursuma gideceğim selo'ya rica ettim bizimkilerin yanına uğrar mı diye. Tamam dedi.
Başka da havadis yok. Kurstan sonra olur sanırım :)

Çarşamba, Eylül 05, 2007

BAŞLIK YOK

Yahu ben düzelmiştim yeniden düşüşteyim. Birincisi omuzlarım ve sırtım o kadar spora gitmemle hiç bir değişiklik göstermedi. Hemen fayda sağlayacağımı sanmıyorum tabii ki ama 3 hafta haftada 4 gün gittim gene de. Öylesine kendimi gererek uyuyorum ki zaten uyumak denmez sızmak denilebilir ancak. Belki kaslar ondan kaskatı kesilmiş durumdadır. Ama beni çok etkiliyor. Fizik tedaviciye gitsem iyi olur belki üffffff.

Çok sıcak. Nemden nefret eder duruma geldim. Dışarda tüm gün koşturanlara sıcak yerlerde çalışmak zorunda kalanlara kolaylıklar diliyorum.

Her daim, uykusuz ve yorgunum. Alıp başımı gidesim var. Tüm gün uyumak uyumak ve kitap okumak istiyorum. Harry Potterlarımı bitirmek. Sonra bir sürü bir sürü şey okumak. Sonra tekrar uyumak.

Yarın kurs günüm kara kara düşünüyorum nasıl diyeceğim Hülya Abla'ya ben ancak 22.30'da eve gelebilirim diye. Gitmesi işkenceye dönüşen kurslardan olsun istemiyorum. Ne büyük dert di mi. Huysuz ve mız mız mıyım acaba?

Yalnız kalmak istiyorum bir o kadar da yalnızlıktan korkuyor ve sevmiyorum.

Daha fazla yazasım yok. İsyankarım

Salı, Eylül 04, 2007

HEYECAN

Gün geçmesin ki vukuatsız bir günüm olmasın. Heyecan dolu bir 12 saat geçirdim. Bu hafta spora gitsem mi, gitmesem mi? Şimdi evde beni dört gözle bekliyorlar bir yarım saat daha geç kalsam mı kalmasam mı? diye düşünürken. Dün spora gitmekten vazgeçtim. İlk günden beni beklemesinler istedim hem Selo’ya da uğra demiştim. Ne zamandır gelmemişti. Babaannem de sayıklıyordu sergen sergen diye :) Neyse Selo saat 19.45 gibi geldi. Biz de bahçede onun gelmesini bekliyorduk. Keşke önceden soksaymışım babaannemi içeri. İşte olacakla ölene çare yok. Yavaştan içeri girelim dedik. Babaannem tam merdivenden çıkarken sen kapaklan yere. Ah kafam! dedi sonra bir baktım yere şıpır şıpır kanlar damlamaya başladı. Hemen içeri koştum elime peçeteyi kaptım çıktım. Başka hiçbir malzeme yok evde. Ne sargı bezi, ne baticon, ne oksijenli su. Allahtan Selo vardı. Eve gitti baticonla oksijenli suyu aldı geldi. Ben de arabadan ilk yardım çantası buldum bir tane. Hastaneye gitsek mi gitmesek mi bilemedim. İçin için istemedim de büyük bir şey olmasın istedim. Kendiliğinden geçsin. Selo’yu sürüklemek istemedim. Bilmiyorum hala da iyi mi ettim kötü mü? Keşke önden ben gideydim koluna gireydim dedim. Hep dikkat ediyorum zaten ama boşluğuma geldi. O kadar sık düşüyor ki . Gece de çok kere çişe kalktığı için aldı beni bir korku. Normalde uyanıyordum uykum hafiftir çünkü. Ama o kadar sessiz gidiyor ki . Yük olmayayım, ses etmeyeyim diye. Halbuki öbür türlü daha çok iş ama içinden öyle geliyor. Dedim bu gece uyumak yok çakıl. Zaten Harry Potter heyecanla okunuyor. Saat 00.00’ye doğru baktım elinde terlikler sessizce kalmış koridora çıkmış. Benden kaçmadı tabii. Neyse götürdüm çişimizi ettik güzelce. Saatler ilerlemeye başlamışken aklıma ütüler geldi bir sepet dolusu. Açtım ütü tahtasını yapmaya başladım bir güzel. Sonra üç beş parça bir şey kalmışken sıkıldım yapmaktan. Oturdum kitabımın başına. Saat 03.00 oldu. Gittim Hülya Abla’nın yanına kıvrıldım uyur uyanık. Sonra büyük bir gürültüyle uyandım. Hemen tuvalete koştum düşmüş gene babaannem Allahtan popo üstü. Ama bu sefer heryer batmış. Dedim olmaz böyle yıkamam lazım seni. Hülya Abla’ya git yat dedim ben hallederim. Duşa soktum kapıyı kaparken de kapının önündeki kovayı devirdim bir güzel bütün koridor su içinde kaldı. Biraz suyu kovaya alayım dedim. Sonra hallederim babaanem üşüyecek diye onu yıkamaya başlamıştım ki. Bir gürültü daha. Baktım ki Hülya Abla koridordaki suya basıp kaymış ve düşmüş. Allahım dedim daha yeni başladık ne yapacağız biz. Neyse bir şekilde hepsini halettik.Hülya Abla’ya gene git yat dedim. Zaten saat 06.30 gibi olduğu için biz yatmadık. Oturduk salona. Harry Potter’a devam ettim. Sonra kahvaltımızı ettik. Biraz geç çıktım evden bugün. Sabah sargıyı tekrar değiştirdim. Çok kanamış değil gibiydi.
Bazen sinirleniyorum. Duymuyor, her şeyi soruyor, garip yorumlar yapıyor, gezmek istiyor diye. Sonra öylesine suçluluk duyuyorum ki. Dün hissettiğim çaresizliği hep hissedeceğim biliyorum. Yaşlılık o kadar zor ki. Sana angarya olduk, iş çıkardık diyor. Olur mu babaanne diyorum. Bazen de için için biran önce Pazar olsun istiyorum. Sonra kendime kızıyorum bencilliğim yüzünden. Babam nasıl başa çıkıyor bu sorumlulukla diyorum. Öyle bir duygu seli içindeyim işte.
Her hadise bir öncekinin etkisini bastırıyor. Önce bahçede kocaman fare gördüm diye tırsmıştım. Sonra akreplerim çıktı başıma fareyi hiç takmamaya başladım. Şimdiyse akrepleri takmıyorum. Babaannemin odasına yer yatağı yapacağım. Böylece çişe haberim olmadan kalkamayacak. Akrepler de varsın üzerimde gezinsinler.
Artık bu hafta spora filan gitmek yok. Akşam onları alıp arabayla sahil boyu bir tur attırayım. Belki bir çay bahçesinde otururuz.
Şimdi aradım asayiş berkemalmiş.

Cin gibidir bizim tontiş ayakları tutmuyor ama aklında her şeyi tutuyor :)

Pazartesi, Eylül 03, 2007

EVLENİYORMUŞUM :)

Cümlecikler uçuşuyor .

Daha taze olduğu için gündemimize doğumgünümü, babamın gidişini, babaannem ve hülya abla ile yaşamanın sırlarını alalım.

Cuma'dan aksiyon başladığı için pazar günü olduğunda sanki bir haftadır evdeymişim gibi geldi. Kapı kapatma terörümün işlemediğini belirtmeliyim kimse konuyu benim kadar ciddiye almadığı gibi. Hülya Abla'nın korkma korkma bir şey yapmaz demeleri. Ve yerde gördüğümüz kertenkeleyi akrep sandığını anlamamla evde olmadığım süre içerisinde kimbilir kaç akrep yavrusu daha bulacağım endişesini taşımam bir oldu. Nitekim sabah bir taneciğini buldum bile.

Cumartesi gecesi Beyoğlu'ndaki sabahlama planlarım. Hülya Abla'nın ne yapacağım ben yalnız demesi, gittiğim yerde dalgın dalgın oturup evi düşünmeme sebep olacak olması nedeniyle ertelendi.
Ben de babamı 17.00 havaş'ına bindirdikten sonra Nişantaşı'nda Çidom'la buluştum. House Kafe'ye götürdü beni ( özellikle "k" yazdım) orada liseden mi üniversiteden mi olduğunu çıkaramadığım bir kızı gördüm. Oranın işletmesini yapıyor gibi geldi. Sonra gene tesadüf liseden başka bir kız (bu sefer liseden olduğuna eminim) arkadaşıyla oturmaya gelmişti. Hiçbiriyle konuşmadım adlarını bilmediğim, zamanında da hiç muhabbetim olmadığı artık da eskisi gibi insanlara atlayıp beni hatırladın mı sen şurdansın ben de burdanım demekten bıktığımdan ve de benim gibi hevesli olmadıklarından olsa gerek.

Sonra hadi Taksim'e Neslihan'nın bahsettiği fal kafeye gidip abiye fal baktıralım dedik. Eski Beyoğlu Postanesi binasının yanındaki binanın 3. kattındaki iç sıkıcı fal kafeye çıktık. Sedatmış bizim falcının ismi. Çok hızlı konuşan değişik tiplerden biriydi. 1 yıla evleniyormuşum duyduk duymadık demeyin :) Acar abi dün 32 yaşıma girdiğimi duyduğunda evde kaldın hey dedi ama falcı öyle demiyor :) Neyse bir sürü şey dedi bekleyip göreceğiz. Çidom'a dedikleri tuttuğu için iyi ya da kötü demek istemiyorum. Bu da elektrik meselesi anlayacağınız.

Hülya Abla'dan saat 22.30'a kadar müsade aldığım ve bir bira içmeden gitmek olmayacağı için Çidom'u Nevizade'nin sonundaki yerlerden birine sürükledim. Zavallım içkiyi hiç sevmez ama benim gibi alkolik bir arkadaşı var. Kabağa dönüşmeden evde olmak için birinci bardak da kaldım ve evin yolunu tuttum. Saat 22.00'de evdeydim ama bizim tavuklar yatmıştı. Neyse iyiki eve gelmişim babaannem gece birçok kere çişe kalktığı için Hülya Abla'nın onu takip edecek hali olmazdı. Benim kime çektiğim anlaşılıyor.

Ertesi gün doğumgünü sabahına evi temizlemekle başladım. Neyse iyi de ettim yoksa ipin ucu kaçacaktı. Hülya Abla cizleme yaptı onu yedik 17.00 gibi de Çidomcuğum geldi pastasıyla birlikte. Mütevazi bir doğumgünü kutlaması yaptık bizim bahçede. Böyle geçti gitti işte bir doğumgünü daha.

Bugün blog mesaimde Çınarağacı'nın doğumgünümü kutlama yazısını okuyunca pek bir sevindirik oldum ve duygulandım yaşlanıyor muyum ne :)
Anılcığımın da elektronik kartı beni epey duygulandırdı. Beni sevindirdikleri için herkese teşekkür ediyorum.

İşte böyle olan bitenler bundan ibaret bir kısacık haftasonunda.



Cuma, Ağustos 31, 2007

+1 KAÇ EDER :)

Sevimsiz Çakıl bir süreliğine tatile gitti. Artık bık bık bık etmiyorum. Yakında olacağım reglinin verdiği bir huzursuzluk sarmıştı dört bir yanımı.
Görüntülü medya ile bağlantım da dizilerimle sınırlı eğer başka bir yerde kalmıyorsam kesinlikle haber seyretmiyorum. İyi ya da kötü ruhum elvermiyor. Ama gazete okumadan edemiyorum. O kadar da sinirlendirmiyorum artık kendimi.
30 Auğustos zafer bayramını kokoşluk yaparak değerlendirdik. Çidomcum havuza gidelim dedi.Sabah 9'da kalktık Galatasaray Adasına gittik. Gerçekten hoş bir duygu denizin ortasında havuza girmek. Oldukça pahalı bir yer ne yazık ki. Televolecilerde bu hayatın bağımlılık yapmamasına şaşmamalı. Nasılsa havadan gelen bir para var. Ağustos böceği misali bol eğlence bol hoşluk.
Bugün babaanemler geliyor. Umarım rahat geçiririz önümüzdeki 9 günü. Dün gece kabak yemeği yaptım. Yemek diyince de acıktım şimdi.
Pazar günü de bendeniz daha önce de dediğim gibi 1 yaş artacağım. Babam'ın 3 Eylül'de gideceğini düşünerek 1'i cumartesi dışarı çıkarız diye 1 ay önceden tutturmuştum. Gidişini erkene aldık yine de 1'inde bir aksilik olmazsa istiklal caddesini sabah 6'ya kadar yaşama hevesindeyim. Hülya Abla bir gece yalnız kalacak babaannemle.
Evin kurallarını kapıya astım sabah. Kapı kesinlikle açık bırakılmayacak diye :) Yavru akrepler bir yol buluyor giriyor çünkü. Dün bir tane daha vardı eve geldiğimde.
Alışılacak başka çare yok anlaşıldı.
Şubat gibi Okay Temiz Ritim Atölyesine mail atmıştım hiç ses çıkmamış, sinirlenmiş sonra attığım maili unutmuştum. Geçen hafta cevap geldi. O kadar yoğunlar ki ancak cevap geldi demek ki. Haftaya perşembe bir sınıf açılacakmış. En sonunda hayalimi oldukça geç de olsa gerçekleştiriyor olacağım.
Bir diğer isteğimde Darüşşafaka'nın havuzuna yazılmak. Bu gidişle ömürbillah para biriktiremeyeceğim anlaşılan o.
Bir diğer hussus da Ayder Seyahatinde beni ısıran tahtakuruları. Hepsi hemen hemen geçti ama kolumdaki ve bacağımdaki hala tatlı tatlı kaşınıyor.
Şimdi düşündüm de ne tuhaf insanım di mi her şey beni buluyor. Olsun eğleniyorum bu halimle arada isyan etsem de o da hakkım olsun ama di mi :))

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

I AM GONNA LIVE FOREVER.....


Internette surf işini ilk defa tam anlamıyla yapabiliyorum. Daha önce hiç böyle etkili bir şekilde internette gezinmemiştim. Evde kablolu internet edinemeyişim ve iyi çalışan bir bilgisayarımın olmayışı heralde buna etkendi. Gerçi şimdi evde kablolu internet bağlantım hatta yepyeni bir bilgisayarım olduğu halde evde internete giremiyorum. Bunun nedeni bilgisayarımın bana direnmesi ekran kartının değiştirilmek üzere Ankara'da olması. Şimdiye kadar 3 tane bilgisayarım oldu üçünü de huzurla kullanamadım. Hatta şöyle komik bir şey başımıza geldi. İşyerindeki arkadaş izin aldı ve tatile gitti. O tatildeyken e-postalarını kontrol etmek bana kaldı. Pazartesi geldim bilgisayarının başına. Bastım düğmesine açılmasını bekliyorum ama siyah ekran bir türlü gitmedi. Güvenli kipte çalıştırmak istiyor musunuz dedi. Tamam dedim ne yaptıysam ne ettiysem açamadım. Ertesi gün tekrar denedim yok. İnternetten kontrol etmeye başladım bende e-postaları. Arkadaş geldi bilgisayarını açtı. Hiç bir sıkıntı olmadan çalışmaz mı! Şaştım kaldım. Bilimsel bir araştırma var mı acaba elektronik aletleri dokunmadan bozan insanlar hakkında.

Nereden nereye geldim? Bir konu yazmak üzere yola çıkıyorum sonra neler anlatırken buluyorum kendimi.

İnternette surf diyordum di mi ? Bloglardan özendim, bende iz bırakmış severek izlediğim çizgi ya da dizilerle burdayım. Pek yakında :)
Eskiye pek düşkün olduğum halde çok da taze olmuyor hatırladıklarım. Dizinin konusunu dün izlemiş gibi anlatanlarla çok özeniyorum :)

Salı, Ağustos 28, 2007

ÜZÜNTÜ VE MUZ KABUĞU

Yazasım var ama güzel şeyler yazasım yok. Ne sıkıcıyım niye böyle oldum? Çok değil 5 gün sonra bir yaş artacağım. Ne acı ki artık 31 demem gerekecek. Özde 15 sözde 31 olacağım.
Nereye dönsem şekillenmiş rayına oturmuş hayatlar. Ben ne zaman baltanın tutturulmuş sapı değil de gerçek sapı olacağım kimbilir?
Ufak sorunlarla başa çıkabilmeyi nasıl öğreneceğim?

Buzdolabından bahsederim demiştim ama üşendim yazmadım. İşte özeti

O kadar araştırdım yok o yok bu derken "Miele" aldım. Buzdolabı ilk günden kar yapmaya, aşağıdaki sebzeleri dondurmaya başladı. Servisi aradık. Acaba dedik ayarını mı bilemedik. Servis geldi bir halt yapmadan gitti. Soğukluğu 1'e indirdi gitti. Servisin geldiği günün ertesi daha beter karlanmaya başladı dolap. Tekrar aradım servisi, gelen arkadaşlar ehil değildi anlayacak birini gönderin dedim. Gelmeden telefon ettiler birinde daha aynı problem olmuş termostad arızasıymış işte siparişi vermişler falanda filan. 2 ay oldu ne gelen var ne giden. Annem olaya el koydu. Merkezden arayacaklarmış. Dün aramışlar ama ben yoktum. Bugün için randevu talep etmişler. Bende aradım ama beni arayan çocuğu bulamadım. Dedimki 18.00'den sonra gelsinler. Sabah bir telefon Çağıl Hanım ben evinizin önündeyim. Allahım dedim siz niye geldiniz ben 18.00'den sonra dedim geveledim durdum. Cinlerim tepeme çıktı. Bir de hala olayı kavrayamadım çünkü gelen adamın termostadı değiştireceğini sanıyordum. Meğer gelen ayrıca bakacakmış. Bir de ben genel merkezi aramamışmışım dedim ki muhattap bildiğim telefon numarası dolabın üstündekiydi. O yetkili servismiş şöyleymiş böyleymiş. Biraz çaçaron olsam kendi kedime yemesem. Yeni buzdolabı istiyorum artık . Ama ezilip büzülmek istemiyorum. Üfff ki üffff!

Bir de akreplerden neden hala kurtulamadım bir bilen varsa allah rızası için söylesin ne yapmam lazım. Dün iki tane yavru vardı evde. Nasıl girmişler? Aklım ermedi.

Artık huzur istiyorum.

Pazartesi, Ağustos 27, 2007

:((

Boşverdim her şeyi.

Boşvermişliğin ürkütülücüğü sardı her bir yanımı.

İtiraf etmesi zor. Kendimi kandırarak geçiyor her dakikam.

Zevk aldığımı sandığım her şey bir yanılsama.

Zaman acımasızca geçiyor.

Değişen, gelişen hiçbir şey yok.

Cuma, Ağustos 24, 2007

HAVADAN SUDAN GEÇMİYOR HAYAT DURUM ÇOK CİDDİ!!!

Atam yattığın yerden kalkıp da baksan bunun için mi onca emek, çaba, üzüntü, sıkıntı çektik diyeceksin. Her şey 1923'ten öncesine dönmekte. Benim yaşarken kemiklerin kalbim sızım sızım sızlıyor.
Hıfzı Topuz'un Sabahattin Ali'yi anlatığı romanı Başın Öne Eğilmesin'i okuyorum. Bundan 60 sene önceki gelişmeler Sabahattin Ali'nin yazılarından örneklerden anladığım ne için her şey diye bir isyan noktasına getiriyor beni.
Gene dış devletlerin uşağı olmuşuz, devlete ait yerler birer birer satılıyor. Hergün bir cinnet, vahşet, sapıklık haberi. Daha da yozlaşmış beter bir toplum.
Evli değilim dolayısıyla çocuğum da yok. Ama çocuk doğurmak gerçekten istediğim bir şey değil. Bu gelişmeleri gördükçe ne gibi bir ülke ya da dünya kalacak ki bu yavrucaklara. Ne diye doğmadan kocaman bir yükle dünyaya getirelim onları.
Gene içim sıkıntı doldu. Gün geçmiyor ki kocaman bir " OHA " demiyim.

Çarşamba, Ağustos 22, 2007

NE DESEM Kİ

Bazen kendimi köşe yazarı gibi hissediyorum. Bugünün konu başlıkları ne olmalı? O kadar çok konu varki.
Gerçi şu aralar son derece sıradan bir hayatım var. İşten spora, spordan eve, evden işe.

Değişiklik olarak haftasonu Ankara'ya gidişim var. Yoğundu herzamanki gibi. Annemi heralde toplamda 3 saat görmüşümdür.
Plastik cerrah bir arkadaşımız zorunlu hizmetini "Şırnak" olarak çekti. Onun şansızlığı diğerlerinin şansı oldu. Söylenecek çok bir şey yok ne yazık ki. İki senenin çabuk geçmesini dileyeceğiz. Ne acıdır ki orası da bizim ülkemiz olduğu halde içimizi bir endişe kaplıyor. Ülkenin ne kadar çok acı gerçeği var. Bu konuya girmiyorum. Cumartesi günü onunla vakit geçirdik. Sonra gece Pino'larda kaldım. Bana link eklemeyi gösterdi. Ancak resmimi koyamadık bir türlü. Aslında öğrenmek istediğim daha çok şey var ancak yazılımı biraz çözmek gerekiyor.

Sonra bir arkadaşın arabasıyla İstanbul'a döndük. İzmit'e gelmeden manyak gibi bir trafik başladı taa ki gişelere 10 dakika kalaya kadar. Gişeler boştu ne hikmetse. Gece 12'de evde oldum. Arkadaş sonra tekrar karşıya döndü. Dönüş işkence olmuş. Kal demiştim ama kalmadı. İstanbul gerçekten ömür törpüsü. Geceki trafiği görünce Baltalimanı trafiğinin de başlayacağını tahmin etmiştim. Ve dakka bir gol bir trafiğimiz herkese hayırlı ve uğurlu olsun.

Okullar başlayınca daha felaket günler beni bekliyor olacak :(

Annemle teyzem perşembe günü buraya geliyor. Güler Teyzem evimi ilk defa görecek. Bakalım beğenecek mi?

Spora sabah gidecektim ama üşendim saat 7 'de gitmesi zor geldi.

Öyle fazla yazasım yok bugün.


Oradan buradan deli kızın çeyizi gibi oldu gene.

Hadi bana eyvallah.

Cuma, Ağustos 17, 2007

BU SEFER DE KOMİK ANILAR

Hep ağır konulardan bahsetmişim biraz da komik anılardan bahsedelim de okuyanın içi açılsın.

Efendim bendeniz ufak tefek bir tipim. Sesim ise çok ince. Bu özelliklerim yüzünden yıllar öncesine ait yaşadığım birkaç tane komik anım var.

Yıl 1994, yer İstanbul teyzemin evi. Teyzem ilkokul öğretmeni ve o dönem çok yoğun bir şekilde özel ders veriyor. Öğrencileri velileri de sürekli olarak arıyorlar. "İyi günler Tahire öğretmenle görüşebilir miyiz?" Bir gün gene velisi aradı. Teyzem evde yok ben açtım telefonu.

Ben: Alo buyrun,
Şaşkın veli: Merhaba, ıııı ıı ımmmm Tahire öğretmen evde mi acabaaaa ?
Ben: Hayır teyzem evde yok. Derse gitti.
Şaşkın veli: Canım, ıımmmm ııııı. Ben not bıraksam iletebilir misin acabaaaa?
Ben: Tabii, buyrun kim aradı diyim,
Şaşkın veli: Canım kem küm ımmmmmmm ıııı, sen okuma yazma biliyor musun acabaaaa?
Ben: ( Bozuntuya vermeme, durumu idare etme) Tabii biliyorum buyrun.
Şaşkın veli: O zaman bilmem kimin annesi bilmem kim aradı der misin?
Ben: Tabii derim, iyi günler.
Şaşkın veli: İyi günler canım.

Bu hikaye benim en sevdiklerimdendir. Sonrasında teyzemin velisi o dönem benim 18 yaşında olduğumu öğrenmiş ve çok mahçup olmuş :))

Gene üniversite zamanı, yer bu sefer Ankara. Okul hayatım boyunca üniversiteye otostopla gittim ve geldim. O yıllar alışkanlık Konutkent'teki teyzeme de otostopla gidiyorum. Gene bir gün pinoların evinin önünden çektim otostopumu. Bir amca durdu, bindim. Amca konuşkan Albay emeklisi iki adım yolda sohbet edicez; ama yarım ağız kafasını sallaya sallaya " Bu yaşta çocukları da sokağa bırakıyorlar. " dedi. "Amca ben çocuk değilim" dedim o ince sesimle. Amca da "Sus!!! yalan söyleme" dedi. Ben "Valla amca bak bu okul kimliğim" diye gösterdim kapı gibi Hacettepe Üniversitesi kimliğini. O zaman amca da mahçup olmuştu biraz:) Hey gidi günler hey.

Bu sefer geçen yaz. Gayet namüsait bir durumdayım duş alıyorum çünkü. Telsiz telefonu da almışım tezgahın üstüne hani çalarsa açarım diye. Aksilik ya çaldı bizimki. Köpüklü köpüklü açtım telefonu.
Köpüklü ben: Alo
Şaşkın satıcı: İyi günler
Köpüklü ben: Buyrun.
Şaşkın satıcı: Ben bilmem nereden bilmem kim bir konuda bilginizi alacaktım. Yalnız evde yeterince büyük biri var mı?

Köpüklü ben: (Bu sefer sinirli ben.) Yeterince büyüğüm #?$&{/*
Şaşkın satıcı:Kusura bakmayın bık bık bık bık bık bık da bık

Köpüklü ben: O konuda yardımcı olamayacağım bilmiyorum iyi günler.
Şaşkın satıcı: İyi günler.


Telefon maceralarımın sayısı azaldı. Konuşurken spiker vari konuşuyorum artık:)

Çarşamba, Ağustos 15, 2007

YAZIK


İçimde esen fırtınaları anlatamam.
Ankara'da yaşanan susuzluk rezaleti ile İ. Melih'in artık nasıl bir yönetim anlayışına sahip olduğu açıkça ortaya çıktı. Ne acıdır ki ! bu durumu zaten bilen biliyor. Bildiklerimizi tastiklemekten öte değişmedi hiçbir şey.
Ben doğma büyüme Ankaralıyım. Şimdi bakmayın İstanbul'da yaşadığıma. Gözlerimin önünde doğup, büyüdüğüm, sevdiğim kentin yitip gittiğini görmek bana acı veriyor. Tutturmuşlar İ. Melih Ankara'ya çok şey yaptı. Sorarım size! yolları otobana çevirmek mi, şehir merkezini estetikten yoksun hala sokmak mıdır hizmet bilinci? Bulvarı gördüm gözlerime inanamadım. Afedersiniz ama ç...k kadar kaldırımlar kalmış ortada. Kuğulu parktan salına salına Kızılay'a yürümenin keyfi noldu. Şehir şehirde yaşayan insanlarındır. Otomobillerin değil. Otomobillere göre hayatınızı şekillendiremezsiniz.
Bugün milyonlarca alışveriş merkezinden biri olan Armada'nın yerinde dünyalar güzeli bir eski Ankara evi dururdu. Hangimiz hatırlıyor o evi ??? Şehrin kimliğini değiştirmek midir? Cumhuriyetin'in başkentini tanınamaz hale sokmak mıdır? Hizmet anlayışı!
Akay'dan inerken Orman bakanlığının karşısındaki orta refüjdeki dut ağacını kim hatırlıyor pekii???
Ben bu şehirde doğdum diyemeyeceğim yakında çok değil 10 sene önceki Ankara nerede?
Ve son gelişimde yaşadığım bir diğer şok da Kafe Anki'nin olduğu sevimli eski Ankara evinin yıkılmış olmasıydı. Bu nasıl bir etik anlayışıdır? O zaman yıkalım her şeyi yeni baştan yapalım ne lüzum var eskiye canım. Allahın Avrupalısı salak işte koruyorlar şehirlerini ne gereksiz bir uğraş. Yıkıver, yerine otoparklar, alışveriş merkezleri yap. Ne olacak sanki para değil mi her şey? Kültürel miras da neymiş canım....
Size sinirimin boyutunu, nefretimin büyüklüğünü anlatmam mümkün değil. Umudum da yok ümidim de yok. Bu memleket layik olduğu şekilde yönetiliyor asıl acı olan o.
Bugün seçim olsa gümbür gümbür tekrar İ. Melih seçilmezse top olayım. Ülkemin insanları uyanın artık. Torunlarınıza nasıl bir ülke bırakacaksınız. Dedelerinizden böyle mi aldınız bu memleketi yazıklar olsun...

Not: Eskinin havagazı fabrikasının yerle bir olması şimdi aklıma geldi daha ne diyim.

Pazartesi, Ağustos 13, 2007

BUGÜNÜN ORDAN BURDANLARI

Haftanın başındayız ama sonundaymış gibi yorgun hissediyorum. Bunda Ankaralı arkadaşların gelmesi ve toplamda 10 saatten fazla uyumamış olmamın etkisi var mı bilmiyorum? Eve gidip mışıl mışıl uyuyasım var.

Artık bir sorumluluğum daha var. Spora başladığımı yazmıştım. Hayal ettiğim gibi eve gidip uyumak biraz zor anlayacağınız. Eve gidip eşofmanlarımı geçirir geçirmez spora gitmeliyim. Sırt ağrılarımdan kurtulunca pek güzel olacak.

Bilgisayarımı bizim çocuklarla Ankara'ya gönderdim. Umarım ekran kartının kaputluğu kullanıcı hatası gibi bir şey çıkmaz. Teknolojik aletler tarafından uğratıldığım azizlikler bir başka gönderi konusu olacak.

Kış gelsin hiç istemiyorum ama bu yaz beni yormaya başladı. Çok sıcak, çok nemli ve nefes alınamayan bir hava mevcudiyetini sürdürüyor.

Haftaya Ankara'ya gideceğim.

Evimi ilaçlattığımdan beri sağlam bir temizlik yapmadım. Biraz pis takılıyorum. Yerleri silersem ilacın etkisi gidecekmiş gibi sanki :)

Ağustos ayını sevmiyorum galiba.

Kavak yelleri diye bir dizi var. Hastasıyım :) Pinhani yok mu pinhani! beni benden alıyor. O da bana Handişko'nun hediyesi. Güyaa cd'sini çekecekti. Ama ben MP3'lerini buldum. Şimdi diziyi seyrederken ben de sanki Urla'daymışım gibi hissediyorum.

Bunlarda bugünün ordan burdanları.

Burayı eklemeyi bilsem pinhani'nin haftasonu'nu ekleyeceğim. Ama bu ayarlar konusunda hala çok cahilim. Pino güyaa öğretecek.

Cuma, Ağustos 10, 2007

ÇÜRÜYEN OTLAR

ÇÜRÜYEN OTLAR

Bilinmez hangi şehirde
Yaşarsın aşktan habersiz,
Küçük çakıl taşım, nasıl bulayım!
Kaybolmuşsun bir kocaman nehirde.

Bu kimin çocuğu, der, seni görenler.
Benim çocuğum, diye, sesim gelir uzaktan.
Bunca kötülüğü bağışlatır bakışın
Yanakların kızarır ağlamaktan.

Bir gün sokakta rastlasam, ellerini
Alsam avuçlarıma okşasam.
Sıcaklığını tanır da mısralarımdan
Kız kardeşimsin sanırlar belki.

Sen orada, ben burada
Birbirimizden habersiz
Ayrı yaylalarda yeşeren otlar gibi
Bekleye bekleye çürüyeceğiz.

Cahit Külebi

Bu şiiri kendim keşfetmedim. Üniversitenin son senesiydi sanıyorum. Yurdagül bir gün geldi dedi ki... Bak! seni anlatan bir şiir. Fotokopisini çektirdik. Ya da o çektirip getirdi hatırlamıyorum. O gün bugündür.Ankara'daki odamın panosunda asılı durur o fotokopi. Ne zaman okusam içimi bir hüzün kaplar. Gözlerim sulu sulu oluverir.

Şiir iki bölümden oluşuyor ama benim en çok beğendim ve kendimi yakın bulduğum yeri ilk bölümü.

Kalabalıklar içinde yalnızız. Yastığınıza başınızı koyduğunuz anda. Büsbütün gerçeklik buluyor bu duygu. Yalnızlığı sevenlerden miyim? Aslında değilim. Ama dönem dönem kabuğuma çekilesim geliyor.

Geriye dönüp baktığımda geçirdiğim kişilik olgunlaşması beni gururlandırırken, geçmişte yaşadığım ya da yaşattığım şeyler benim yakamı bırakmıyor. Şu aralar kafamdan gitmeyen hatta bu satırları yazarken gözlerimin sulu sulu olmasına neden olan annemin yıllar önce bana sürpriz bisiklet hediye etmesi. Benim buna çok sevinmiş görünmemem sanıyorum. Hatırladığım sahne bisiklet kapıya gelmiş o sıra annem işte. Ben annemi aramıyorum sanırım. Çok net değil her şey ama bir eksiklik, bir eziklik bir suçluluk duygusu hakim o anı düşündüğümde. Annem insan arar teşekkür eder gibilerinden bir şey diyor ama o da net değil.
Şimdi o günü düşündüğümde kendimi odun gibi hissediyorum. Bir insan sizi mutlu etmek için belki de sıkıntıya girerek bir şeyler yapıyor. Ama beklediği tepkiyi alamıyor. Bu nedenle belki insan ilişkilerimde artık daha çok alınganım ve daha çok beklentim var. İnsan özür dilemeyi ve teşekkür etmeyi bilmeli. Kendine yük geliyorsa bile bazı şeyleri karşısındakini mutlu etmek için yapmalı.

Daha bir çok beni suçlu hissettiren o güne dönsem çok farklı davranırdım diyeceğim anılarla dolu aklım. Yalnız yaşamaya başlayınca insan kendini daha çok dinler oluyor. Ne yazık ki!

Blogun adı çakıltaşı çünkü ben bir çakıltaşı'yım :) Sanırım bu dünyada en çok gurur duyduğum şey ismim. Bir de solaklığım. O yüzden ismimin çok yaygınlaşması hoşuma gitmiyor. Sanki o sadece bana aitmiş gibi hissediyorum. Tabii ki öyle bir şey olması mümkün değil. Bu konudan bahsederken aklıma bir anım geldi. Yıllar önce heralde 15 yıl olmuştur. İstanbul’dan kendime Gön marka deri bir kemer almıştım. Sonra pino da beğenerek kendine aynısından almıştı. Yapmadığımı bırakmamıştım. Hatırlar mı bilmem. Komik bir benciliğim varmış. Keşfettiğim şeylerin bana özel kalmasını istemek gibi. Şimdi öyle biri değilim umuyorum. Güzel bulduğum her şeyi paylaşmaya çalışıyorum. Tabii ismim hariç o bana ait kalsın her zaman :)

Perşembe, Ağustos 09, 2007

ORDAN BURDAN



Bir uçağım olsa da istediğim yere uçup gitsem.

Yandaki fotoğraf karadeniz gezimizden bir ara da onu yazmalıyım. Sanki Alplerden bir görüntü gibi bir sürü fotoğraf çekmişiz ama içinden hangisi koyacağımı bilemedim.

Dün itibariyle spora başladım. Haftada 3 gün gideceğim sonra gidiş sayımı 4'e çıkartacağım başarabilirsem tabii. Bunun yanında da yüzmeye başlamak istiyorum. Sağlıklı yaşam konusunda yavaş yavaş takıntı geliştiriyorum galiba. Kilo derdi olan bir insan değilim ama kendimi formda hissetmek istiyorum. Sırt ağrılarım yaşam kalitemi düşürmeye başladı. İçki dışında da zararlı bir alışkanlığım yok.

Bu aralar fotoğraflarla çok haşır neşir oldum. Gözlerime takmış durumdayım çok ufaklar ya kapalı çıkıyor ya da şapşal bir hal alıyor. Gözü güzel ve büyük gösteren makyaj teknikleri öğrenmeli ve hep makyajlı gezmeliyim :) Nasıl yapacaksam artık.

Eğer izin alabilirsem kışın ekim-kasım gibi Amsterdam'a gitmek istiyorum. Eski fotoğraflara baktım ve kanım kaynadı gidesim geldi. Bakalım kuru bir istek olarak mı kalacak, gerçekleşecek bir istek olarak mı?

Hala giysi dolabımı yerleştiremedim. Hepsi yatağımın üzerinde içinden gene akrep çıkacak diye korkmuyor değilim. El mecbur yapacağım.

Eskiden kendimi ifade ederken bu kadar zorlanmazdım şimdi neyi nasıl diyeceğimi bilemiyor, bulamıyor, yazıya dökemiyorum kendimi. Tıkanıp kalıyorum.

Penguen dergisi de kendi içinde bölünüyormuş. Bazı çizerleri ayrılıp başka dergi oluşturacaklarmış. Üzüldüm, ben bu halini seviyordum.

Bir insan 5 dakikada bir tuvalete gidip hiç gitmemiş gibi işeyebilir mi ? Valla başkasını bilmiyorum ama benim 24 saatimin büyük bir bölümü çiş yaparak geçiyor.

Cuma, Ağustos 03, 2007

AKREP Mİ, NE AKREBİ ?

Bir Garip Orhan Veli tadındayım. Yaşamımızda bizi etkileyen çokça olay oluyor. Üzerinden biraz zaman geçince yaşandığı andaki önemini kaybediyor, hafızalarda bulanıklaşıyor. Kafamda bir sürü konu var bulanıklaşmış. Hangisini çekip çıkarsam yazılır hale getirsem düşünüyorum.

En iyisi akrep derdimden başlayayım. " MİT DEĞİLMİŞ İSTANBULDAKİ EVLERDEN AKREP ÇIKABİLİYORMUŞ". Evet benim evimde de akrep var. Sağdan soldan duyardım ama çoğu insan gibi İstanbul'da ne akrebi gibi bir tepki verecek değildim. Ama bir gece yatak odamda kendiyle karşılaşınca evde bir panik havası esti tabii. O gece allahtan Çidom vardı yanımda öldürdük, kurtulduk. Romantik, aşk yuvası yatak odamı terkettim bu hadiseden sonra. Abim iş için geldiğinde hamama gelmiş hissetsin, Türk kültürünü özlemiştir nasılsa diye kapı pencere açmama terörü başlattım evde. Sonra bir arkadaşım dediki onlar çift gezer. Sabaha karşı bir gün koridorda karşılatık çiftimizin eşiyle. Gene bana göre tek çare kafasına geçirdim terliği. Sonra babamlar bir haftasonu geldiler, pencerelerime yapılan telleri getirdiler, evde yapılması gerekenleri yaptılar. Evi eve benzettiler ve gittiler. Bu esnada her taraflara silikon, alçı, ilaç ne gerekiyorsa yapıldı.
Kırmızı avizeli, kırmızı abajurlu romantik odamda kalmaya başlamıştım ki. Tatil öncesi bavul hazırlığında olduğum bir gece. Romantik odamda götüreceklerimi sandalye yığarken, eflatun tişörtümü sandalyeye atmamla yere siyah bir şeyin düşmesi bir oldu. Böyle gözlerim kamaştı rüya mı gerçek mi bilemedim ve terliği indirdim. Geceyi uyur uyanık geçirerek o gün yola çıkacağım için evi arkama bakmadan terkettim. Evi terketmeden evvel odamı da bazudinledim. Akrep uğruna ben telef olacağım.
Tatil dönüşü abim benden önce geldi. Dolabımı boşaltmış sağolsun her şeyi ıncık cıncık etmiş bizimkilerden birini görememiş. Ben geldiğimde abim gitmişti. Psikopat edasıyla evde dolaştım her yeri kaldırdım baktım. Bir de ne göreyim çamaşır sebetinin altında yavru akrep ölmüş bir tane. İncelemelerim sonucu akreplerin yavrularını sırtında taşıdığını öğrenmiştim. Benim caniliğim sonucu sanırım anne ve babayı kaybeden yavru açlıktan ve susuzluktan öldü.
İşin ilginç tarafı Yeniköy'de bu işi benim kadar takan bir adama rastlamadım. Eevet bizim ev 4. kat bizde de çıkıyor arada. Ya da aaa!! çok ilginç akrep miii ne akrebii? Ya da bir şey yapmaz o zehirli değil. E be güzel abim ablam. Bir şey yapmaz tabii durduk yere. Ama ayakkabını içine girdiğini farzet. Sen de normal bir insan evladı gibi ayakkabını giyip akrebi ezmeye kalkarsan sokmaz mı adamı. Eee al başına belayı. Tövbe yarabbim diyemiyorum tabii. İşte ama ne biliyim korkuyorum kem küm. Neyse bu iş böyle olmayacak dedim. Çağırdım ilaç şirketini. İlaçlattım evi. Haftasonu da kuzenlerde kaldım. Dün girdim eve asayiş berkemaldi. Bakalım ilerleyen günlerde ne olacak.


Bir sonraki yazım da buzdolabım ve bilgisayarımla ilgili olacak:)

Perşembe, Temmuz 12, 2007

BİR GARİP HUY İŞTE!

Zaman zaman sorguladığım bir konu var. Bunu da buraya yazıp kamulaştırmak ne kadar yapabileceğim bir şey onu bilmiyorum. Belki taslak olarak bırakacağım zaman geçince de sileceğim.

Sakin sanıyorum kendimi ama sakin değilim sanırım. Çabuk sinirlenebiliyorum. Kalbim çarpıyor, ellerim titriyor. Ama patlamadan içime gömüyorum. Bazen de saçma sapan bir şekilde patlıyorum kimse nolduğunu anlamıyor. Kaşla göz arasında da konuyu kapatıp uzatmamaya çalışıyorum. İçimde fırtınalar esiyor halbusi.

Aman kimseyle kötü olmayayım herkesle iyi geçineyim. Bu çok gıcık ve insanı bir yerde kitleyen bir şey. Neden böyle bir huyum var bilmiyorum. Ben de asabi olmak önüme gelene bağırıp çağırmak biraz rahatlamak istiyorum. Üstüme gelen insanlara şunu şöyle bunu böyle yap diyenlere yeterrrrrr, sana ne demek istiyorum. Bu neden bu kadar zor? İnsanın kişiliği 30 yaşından sonra değişebilir mi? Tamam bitti bundan sonra astığı astık kestiği kestik biri oldum diyebilir mi? Ne yazık ki diyemeyeceğim. Kalbimin derinliklerinde bir yerlerde patlamamış sinirle dolanıyor olacağım. İçimde açıklayamadığım bir huzursuzlukla. Kendi kendime konuşmalar yapıp olayları bin kere tekrar yaşatacağım tekrar sinirleneceğim. Ama o kadar!

Bir de insan en kolay annesine, abisine, babasına sinirlenebiliyor galiba yani ben öyleyim. Ve bunun vicdanı çok ağır oluyor.

Ps: Yayınlamaya karar verdim.

Çarşamba, Temmuz 11, 2007

TEMBELLİK


Gene bir tembelliktir gidiyor. 3 ay olmuş tek bir kelam etmemişim. Takipçilerim bıkmışlardır, aynı yazılarla karşılaşmaktan. Bir girip bakalım yeni bir şey var mı? Ama ne yazık ki yok!

"Ev"lendim. Yeniköy'de nohut oda bakla sofa bir evcik. Mayıs sonundan beri orada kalıyorum. Şirin bir ev TV dışında bir eksiğim kalmadı.
Mayıs'tan beri oldukça yoğun bir hayatım oldu. Evin eksikleriyle uğraş gelen gidenler derken Temmuz'u bulduk. Yalnız yaşamaya alışmak yazın olmalı çoğu zaman hayat dışarıda geçtiği gelen giden daha çok olduğu için. Kışın olsaydı sanırım biraz daha sendromlu olabilirdi yalnız yaşamaya alışmak.
Buraya eklediğim resim tabii ki evciğim değil :) Sultanahmet'ten bir görüntü. Restore edilmiş bir yapı eskiden kim otururdu hiç bilmiyorum ama çok heybetli bir yapıydı.
İki hafta önce abimin Hollanda'dan arkadaşlarının düğününe gittik. Sultanahmet'teki otellerden birinin çatı katında fasıl tarzı bir düğün oldu. Eğlenceli ve neşeli bir düğündü. Benim ısrarlarım sonucu kız tarafı oğlan tarafını aramış sonunda da ilişki başlamıştı. Unuttuğum bir hikayeydi bu. Ama düğüne gitmeden önce abim hatırlattı. Yaa öyle olmuştu di mi ? dedim. Sonra düğünde hem damat hem gelin senin yüzünden burdayız diyince gururlanmadım desem yalan olur.
Aslında yazasım var ama bir tıkanıklık mevcut. Şimdilik bu kadar olsun.

Perşembe, Nisan 26, 2007

SOBELENME:)

Bloguma normal bir kullanıcı gibi giremiyorum ne yazık ki! Girdiğim zaman aman ne işim varsa halledeyim. Bir daha giremem neme lazım diye stres basıyor valla. Kaç gündür uğraşıyordum bugün ne olduysa bu google hesabınla falan fişman derken girdik hadi hayırlısı.
Şehir melekleri sağolsun beni sobelemiş . Beni takip eden tanışlar dışında takipçim yok sanıyorum. Ama şehir melekleri beni bu sobeleme işine dahil edince pek sevindim.

  1. Daha önce önce yaşadığınız 3 şehir:

    Ankara, iş güç sebebiyle de halen İstanbul. Daha önceki işim sebebiyle 3'er ay kaldığım Isparta ve Giresun'u da sayarsak 4 etti galiba. Nereye gidersem gideyim Ankara'nın yeri ayrı. Kaç yıldır hüküm sürdüğü şehrimizi tanınmaz hale getiren i. Melih'e rağmen hiç bir zaman unutmayacağım şehrim.
  2. Tatil için gittiğiniz gördüğünüz ve önermek istediğin 3 yer

    3 yer kısıtlaması az oldu ya! Ben daha çok yazsam : ) Kaş, Asoss, Hopa, Ayvalık, Çanakkale, Amsterdam, Prag.... ve bilyon tane yer....
  3. Yaşamak istediğim 3 şehir

    Barcelona, Atina, Buenos Aires
  4. Şu anki mesleğim

    Sanırım mesleksizim ben: )
  5. Dünyaya yeniden gelseniz hangi mesleği yapmak isterdiniz?

    Pilot, küçükken de olmak isterdim.
  6. Kesinlikle yapamazdın dediğiniz meslek

    Kapı kapı pazarlamacılık
  7. Yaşam felsefenizi oluşturan sözlerden biri

    "Aktarmayı beceremedikten sonra öğrendiğin bilginin ne faydası var." Valla geçen kendim söyledim kuzen büyük laf ettin dedi. O kadar çok şey okuyup öğreniyorum ki sonra bilgileri aktarmaya çalışırken unutuyorum.
  8. Bir kitapdan alınma, çok sevdiğiniz bir cümle veya paragraf veya bölüm?

    Benim gibi sünger bir beyin böyle bir bölümü hafızasında tutabilir mi: )
  9. Çok sevdiğiniz bir şiirin bir parcası?

    O da ankara'daki odamda kaldı. Gittiğimde alır buraya eklerim.



Salı, Nisan 17, 2007

YAZAMADIM


Bahar rehaveti çöktü üstüme. İşe geliş yolumda ya da eve dönüş yolumda kafamda konuları bulup yazacaklarımı düşünüyorum; ama iş bilgisayar başına geçince değişiyor. Artık biraz zorlama bir yazı olacak. Gerçi yazmaya başladıktan sonra içerik bir anda değişiyor gaza gelip kendimi olmadık konuların içinde buluyorum.

Kafamda bir sürü konu dönüp duruyor. 14 Nisan Cumhuriyet Mitingi, İstanbul film festivalinde gittiğim filmler, Plansız kentleşme, İstanbul boğazı, Ev meselem, Türkiye'nin ve benim geleceğim, Örümcek kafalılar, Koyun ve cahil halk, Cumhurbaşkanlığı seçimi, İzmir'e gidişim, Cuma günü otobüse nasıl yetişeceğim. O bu şu .... Hiç birini toparlayıp da bir yazıya dönüştüremedim maalesef.

Uzunca süredir yazmamış olmayayım hiç değilse.

Pazartesi, Nisan 02, 2007

HAFTASONU VE GELECEK!!!

Hafta sonu jet gibi geldi geçti. Abiş geleceği için bu hafta sonu
(ayrı yazılıyormuş) yapmayı planladığım Ankara seyahatinden vazgeçmiştim. Cumartesi kuzenler ve arkadaşlar toplantısı yapmayı planlayan abiş. Arkaşlarının işi dolayısıyla kuzenler toplantısına dönüştürdü yemek olayını. Üsküdar'daki balık
lokantalarından biri olan, belki de ünlü olan o kadarını bilmiyorum, Angel'a gittik. Bundan 4 yıl önce gene bir kuzenler toplantısını orada yapmıştık ama kimseye hatırlatamadım. Abiş ve kız arkadaşı ile ilk giden biz olduk tesadüfe bakın ki 4 yıl önceki masamızda oturduk. Bizimki hala hatırlamadı: ) Sonra Yavuz Abi geldi ki, iki seferde de burayı öneren oydu. Ona da Emel Abla hatırlatmış gene bir ki ekliyorum ki Emel Abla yemekte olmadığı halde hatırlamış. Neyse! Acar Abi ve Burak Abi durumu lokantaya geldiklerinde hatırlayarak beni bir alacakaranlık kuşağı sendromundan kurtardı.

Abim geldiği için Selocanın bakkalının annesinin evini ve Selocanın evini ona göstermek istedim. Yemekten önce Selocan ben ve abim Yeniköy'e gittik. Giderken Mariachi'nin tadını anlata anlata bitiremediğim için abim Selocan'a Mariachi aldırdı. Bu arada Efes'ten komisyon istiyorum. Ürünün satışları benim sayemde arttı: )

Bakkalın annesinin evinin manzarası süperdi. 2. köprü ve alabildiğine boğaz manzarası. Bir yatak odalı, salon ve mutfağın bir arada olduğu tam partilik bir evdi anlayacağınız. Teras katı olduğu için pencereler biraz ufak ve evin içi biraz karanlık gibiydi. Hava da yağmurlu ve puslu olduğu için karanlığın boyutunu anlayamadık. Ama o balkon her şeye yeterdi. Balkonu gören hayırsız arkadaşlarım beni daha bir sık ararlar diye düşünüyorum. Ne yazık ki fotoğraf makinam yanımda olduğu halde evin resmini çekmeyi unuttum. Daha doğrusu makinanın varlığını unuttum. Onun yerine Arnavutköy sokaklarından karelerle yetineceksiniz.

Resimde görünen birinci köprü, Avrupa yakasındaki ayakları Ortaköy'de, her gün otobüsle yanından geçtiğim beton bloklar. İşin ironik tarafı bu yazıyı yazarken anladığım bir şey, köprü gören evin manzarısının güzel olduğunun sanılması. Ne yazık ki bunu ben de yapıyorum. Halbuki 3. köprü olasılığı tüylerimi ürpertiyor. Arnavutköy'e yapılması planlanıyor bildiğiniz gibi. Bu mümkün olmaması gereken bir şey. Buranın güzelliğini görseniz. O beton ayakların vahamatini anlarsınız. Zaten popülist politikaların bir oyunu 3. köprü senaryosu. Trafiğin 3. köprüyle filan rahatlayacağı yok. İşin acı tarafı halkın duyarsız ve mankafa olması buna inandırıcı kılıyor. 30 yaşında olduğum düşünülürse 30 yıldır İstanbul'a gidip geliyorum hatta burada yaşayan tanışlardan çok daha iyi biliyorum İstanbul'u. Ne yazık ki her geçen gün çirkinleştiriliyor. Ama öylesine bir güzellikmiş ki hala daha sahilde oturup boğaza baktığınızda bakmaya doyamıyor, o manzaraya sahip olmak istiyorsunuz. Suadiye ise ayrı bir güzellik. Eskiden sayfiye yeriymiş. Çok güzel müstakil evler vardı benim de bildiğim. Her geldiğimde birinin yıkılıp yerine 14'er katlı evler dikildiğini gördüm. Şimdi teyzemin evinin oradaki sokaklarda müstakil ev kalmadı. İşin kötüsü eski hallerini hatırlayamaz oldum sokakların. Geçmişine ve kültürüne bu kadar yabancı, sahip çıkmayan çıkamayan başka ülke var mıdır acaba? Kime sorsanız ülkesini ondan çok seven yoktur güya!!!. Bu aralar kafa tokuşturan bir sürü genç görüyorum. Yazık kafa tokuşturarak, kaba kuvvet milliyetçilik yaparak ülkelerini sevdiklerini zannediyorlar.
Geçmişe saplantılı bir insan olarak gelecekten bir o kadar umutsuzum ne yazık!! Hele de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin arefesinde. Tehlikenin farkında olalım lütfen!!!